1 Temmuz 2015 Çarşamba

ALPER CANIGÜZ-OĞULLAR VE RENCİDE RUHLAR

GİRİŞ

Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar adlı romanı özgün, orijinal ve ayrıksı bir okuma deneyimi vaat ediyor. Kitabın arka kapak yazısında da ‘’olağanüstü özgün ve orijinal bir kitap’’ olduğundan söz ediliyor. Bu ön tanımlama tabii ki bizim kitap hakkındaki yargılarımızda belirleyici olmayacaktır; ancak arka kapak yazılarının pek çok okur için önemli olduğundan hareketle arka kapak yazılarında yazanları ciddiye alma eğilimi içindeyiz artık. Arka kapak yazıları ‘’tehlikeli bir sosyopatalojik bir olgu kitap okuma’’ya yeni başlamış olanlar için önemlidir. Ortalama okur genellikle bir kitabı almadan önce arka kapak yazısını okur. Bu yüzden biz eleştirmenler de arka kapak yazılarını mümkün mertebe ciddiye alma eğilimindeyiz artık. Arka kapak yazısında ’’Polisiye, fantastik, mizahi edebiyatın tatlarını ustaca kaynaştıran, olağanüstü özgün ve çok iddialı bir kitap’’ ifadesi ‘’ Alper Canıgüz’ün kıvrak ve sürükleyici dili’’ ifadesiyle birleştiğinde ‘’bestsellerfobia’’mızın depreşmemesi için hiçbir makul sebep bulamıyoruz doğal olarak. Fakat romanı okumaya başladığımızda romanın daha ilk cümlesinde (Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.) bu romanın öyle bizim bildiğimiz piyasa işi romanlardan olmadığı gerçeği kafamıza dank ediyor.

Kitabın kapak tasarımı oldukça başarılı. Romanın içeriğiyle de oldukça uyumlu. Her şeyin görselleştiği bir çağda, görselliğin aynı zamanda ticarileştiği bir dönemde kapağın altındakilerin niteliği kadar kapağın da albenisinin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda Oğullar ve Rencide Ruhlar romanının kapağını oldukça başarılı bir kitap kapağı olarak kabul ediyorum.

ÖZET

Kitabın kapsamlı bir özetini vereceğiz. Bunu yaparken de bölüm bölüm ayıracağız. Roman bir polisiye olduğu için katilin kim olduğuna yönelik herhangi bir açıklamada bulunmayacağız. Özeti okuyanların da özetteki bilgilerden hareketle romandaki katilin kim olduğuna yönelik bir fikir edinememesi için elimizden geleni yapacağız.

1-)Olmak ya da olmamak: Bu bölümde Alper Kamu’nun dünyasına giriş yapıyoruz. Alper’in duygu ve düşünce iklimine yönelik kısa yaşamsal parçalar aktarılıyor ve Alper ile ilgili genel bir fikir elde etmemiz sağlanıyor.  Bölümün ve dolayısıyla kitabın giriş cümlesi en güzel 10 kitap giriş cümlesi listelerinde üst sıralara tırmanmaya aday. Bölümde imgesel güzellikteki ifadeler dikkati çekiyor. ( Sızılı gözlerinde hep yıldızlar kayan kadın v.b.) Bu bölümde Alper Kamu’nun eğitim sitemine, aileye, arkadaşlığa, romantizme, komşuluk ilişkilerine -kitap boyunca devam edip gidecek pek çok yerde pek çok şeye- yönelik marazlı yorumlarını öğreniyoruz. Bu konular hakkındaki görüşlerine bakarak şunu büyük bir gönül rahatlığı içinde söyleyebiliriz ki Alper Kamu bizim bildiğimiz 5 yaşındaki çocukların hiçbirine benzememektedir. O nev-i şahsına münhasır bir 5 yaşında çocuktur. Nihilizme oldukça yakındır. Dünya ve tanrı hakkındaki fikirleri oldukça radikaldir. Klasik müzik dinler; Dostoyevski, Oğuz Atay, Nietzsche okur; varoluşçu felsefe bağlamında yer yer Sartre’a üstü kapalı göndermelerde bulunur. Buradan da anlaşılacağı gibi Alper Kamu her mahallede karşımıza çıkabilecek. Gerçek hayatta mutlak surette bir nesnel karşılığı bulunan oldukça gerçekçi bir roman kahramanıdır(!) diyebiliriz. Bölüm başlığındaki Shakespeare göndermesini de zaten hiç anlamadık diyerek yazara bir göz kırpalım son olarak. (Bir iki bölüm başlığı hariç her yerde bu metinler arası göndermelerle karşı karşıya kalacağız.)

2-)Ne güzel komşumuzdun sen Hicabi Amca: Bu bölümde yine Alper Kamu’nun mahallesinde geçen bazı olaylar anlatılıyor. Alper’in arkadaşı Cemalettin’in ağabeyi Gazanfer’in nasıl bir bela olduğunu öğreniyoruz. Sonra da Alper’in babasının tayininin Erzurum’a çıkma ihtimali üzerine ailede yaşanan olumsuzluklardan söz ediyor yazar. Mahalledeki huysuz emekli emniyet amiri Hicabi Amca’dan söz ediliyor ki burada bölüm başlığına bir atıf mı var acaba diyerek Hicabi Amca’ya odaklanıyoruz. Babasının tayin olayına Alper’in canı sıkılmıştır ve Alper dışarıya hava almaya çıkmıştır. Dışarıda dolaşırken birinin Hicabi Amca’nın apartmanından hızla çıkarak uzaklaştığını görür; fakat bunun kim olduğunu bilemez. O sırada balkonda Alev Abla’yı görür, Alev Abla aşağı iner ve apartmanın önünde birlikte otururlar. Aralarında seviyeli bir cinsel muhabbet döner, sonra Alev Abla Alper’e Karlar Kraliçesi masalını anlatmaya başlar. Anlatmasına anlatır; fakat anlatırken masalı tam anlamıyla bir yapı söküme uğratır, adeta masalı güncel koşullara adapte ederek yeniden yaratır. Alper masaldan Alev Abla ile arasındaki ilişkiye yönelik bir gönderme sezmesine rağmen ne yaparsa yapsın masaldaki ana fikrin ne olduğunu anlayamaz. Masalda Alper kadar zeki bir çocuk için bile çok karmaşık çağrışımlar vardır. Masal bitip de tam evlere dönülürken Hicabi Amca’nın evinin bir camı kırılır ve aşağı eski bir radyo düşer. Alper hızla Hicabi Amca’nın evine doğru gider. Bu sırada evden aşağıya yağmur gibi eşyalar yağmaktadır. Eve girince evde mahallenin delisi Ertan’ı görür. Ertan eline geçirdiği her şeyi ‘’lol, lol’’ diyerek sağa sola ve apartmandan aşağıya atmaktadır. Deli Ertan, Beşiktaş’ın attığı gole sevinmektedir. O sırada Alper Hicabi Amca’yı görür, yanına gittiğinde onun boğazı kesilerek öldürülmüş olduğunu fark eder. Bölümün sonuna geldiğimizde bölümün adındaki Hicabi Amca’nın akıbetine yönelik bir bilgi elde etmiş oluruz; fakat bölümün adını asıl anlamlı kılan Alper Kamu’nun Alev Abla ile olan ilişkisidir. Alper, Alev Abla’ya duygusal bir yakınlık hissetmektedir. Burada ‘’Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla’’ dizelerini içeren Ahmet Muhip Dıranas’ın Fahriye Abla adlı şiirine bir gönderme olduğu gayet açıktır.

3-) İlahi adalet, ömürsün: Bu bölümde Alper ve babası karakola ifade vermeye giderler. Memur Âdem ile muhatap olurlar, kısa bir süre Beşiktaş maçını izlemeye gitmiş olan komiser yardımcısının gelmesini beklerler. Komiser yardımcısı gelince sorgulama başlar. Alper olayı kısaca özetler. Daha sonra Alper hava almak için evden dışarı çıktığında Hicabi Bey’in evinden çıkıp koşarak başka bir apartmana giren kişiyi hatırlar, komiser bunun kim olduğunu sorunca da tam olarak yüzünü göremediğini söyler. Bu durumda fırsattan istifade ederek Gazanfer’den öcünü almak ister ve polise onun eşkâlini verir. Adamın hangi apartmana girdiğini hatırlamamasına rağmen adamın koşarak Güzelyayla Apartmanı’na yani Gazanfer’in apartmanına girdiğini iddia eder. Böylece polisler Gazanfer’e çökecek, Alper de Gazanfer’den yediği dayağın acısını çıkarmış olacaktır. Bu bölümde yazar adalet sistemiyle ve ceberrut devletle kendince dalgasını geçer. Karakol ile ilgili sahnelerde polis teşkilatının yapısına ve işleyişine yönelik eleştiriler getirir, dalgasını geçer. Bölüm başlığı da bu alayın simgesi olur. Yazar ‘’ilahi adalet, ömürsün’’ diyerek adalet sistemiyle dalga geçer.

4-) Ofisteki sosyopat: Bu bölümde Alper memur olarak çalışan babasının ofisine gider. Kendisinden hiç hazzetmemesine rağmen babasının müdürü Erdoğan Bey ile görüşür. Amacı babasının tayinini durdurmaktır; fakat işler daha da sarpa sarar. Alper müdür Erdoğan Bey’i çok kızdırır, üstelik adama atarlanır. Bu arada Cemalettin’in ağabeyi Gazanfer gözaltına alınmıştır, polisler onu gözaltında bir güzel benzetmiştir. Maktul Hicabi Bey’in oğlu Rebi Alperlerin evine gelir, ağlayıp sızlanır. Alper ona çok acımasızca davranır. Bölümde fırsattan istifade pek çok toplumsal meseleye yönelik ironik bir dille eleştiriler getirilir ki romanın tüm bölümlerinde alttan alta belli bir ideolojik bakış çerçevesinde muktedirlere yönelik acımasız bir ironik eleştiri yöneltilir. Erdoğan Bey üzerinden rantiyeci, menfaatçi, milliyetçi, muhafazakâr dünya görüşüne yönelik eleştiriler yapılır. Odacı Kerim üzerinden de Anadolu halkının saflığının içinde gizli bilgelik okuyucuya yansıtılmaya çalışılır. Bu açık bir ideolojik bakıştır, burada örtük bir biçimde sınıfsal bir dil ustaca kullanılır. Erdoğan Bey, Alper’in babasını milliyetçi-muhafazakâr bir dünya görüşüne sahip olmadığı için Erzurum’a sürmeye çalışmaktadır, böylece bu bölümde tayin olayının sebebi de ortaya çıkmıştır. Bu bir tayin değil, örtülü bir sürgündür. Erdoğan Bey, Alper’in babasını komünist fikirlere sahip olduğu için İstanbul’dan sürmeye çalışmaktadır. Bölümün sonuna gelirken anlıyoruz ki ‘’Ofisteki sosyopat’’ Alper Kamu’dur. Sosyal ilişkilerdeki sorunlu yapısı yüzünden bir anlamda babasının geleceğini karartan odur. Ofiste Erdoğan Bey’ atarlanan Alper, babasının sürgününün biraz daha erken bir vakte çekilmesine neden olur.

5-) Serin devlet: Bölümün başlığında ‘’derin devlet’’ olgusuna yönelik bir eleştirel tavır hissetsek de bunu fazla kafaya takmıyoruz ve de kıllandığımızla kalıyoruz. Bu bölümde Alper’in polisleri Gazanfer konusunda yanlış yönlendirdiği ‘’nihayet’’ çok zeki polis amcalar ve savcı bey tarafından anlaşılıyor. Savcı Metin Bilgin, Alper’i yeniden sorguya çağırır. Cinayeti Deli Ertan’ın üzerine yıkmak ve böylece davayı kapatmak istediği aşikârdır, bu Alper Kamu’nun keskin zekâsından kaçmaz. Alper ona istediği ifadeyi vermez. Savcı buna sinirlenip çıkıp gittikten sonra Alper ile komiser yardımcısı Onur Çalışkan biraz konuşurlar. Karakoldan çıkan Alper, Gazanfer’in en kısa sürede onun canına okuyacağını düşünerek yürürken mezarlığın önüne geldiğini fark eder. Hicabi Bey’in cenazesine katılmak için hızla mezarlığa yönelir. Cenaze töreni sırasında ilginç olaylar meydana gelir. Mezarlıkta uygun yer olmadığı için Hicabi Bey’i karısının mezarının üzerine gömerler. Maktulün oğlu Rebi, babası Hicabi Bey annesinin mezarının üzerine gömülürken annesinin kafatasını görünce baygınlık geçirir. Alper, cenaze sırasında oradaki dedikoducu kadınlardan ve mahallenin bakkalı Yakup Bey’den Hicabi Bey ve ailesi hakkında yeni bilgiler edinir. Alper mahallenin bakkalı ve Hicabi Bey’in yakın arkadaşı Yakup Bey’den Hicabi Bey’in karısı olan Necla Hanım’ın intihar ederek öldüğünü öğrenir. Olay çevreye trafik kazası diye aktarılmıştır. İşler yavaş yavaş karışmaktadır.

6-) Her Budist bir faşiste tapar: Bu bölümün adı oldukça ilginç, içinde anlatılanlar da. Bu bölümde Alper Kamu, Erkin ve Koray’ın evine gider. Romanın ilk bölümlerinde bu tipler kısaca tanıtılmıştı. Bunlar için kısaca metalci gençlik diyelim. Bu arada Hicabi Bey cinayetinde gözaltına alınıp sorgulananlar arasında bunlar da var. Koray sorgulanıyor; ama Erkin bulunamıyor. Burada acaba katil Erkin mi diye bir düşünceye kapılabilirsiniz, isterseniz kapılın, biz sizi tutmayalım. Alper, o evde Yeşim ile tanışır. Yeşim, Erkin ve Koray’ın sevgilisidir. Bu durum biraz karışık, biz bölümde anlatılanlardan Yeşim’in kimin sevgilisi olduğunu çıkaramadık, bölümü okuyunca Yeşim’in kimin sevgilisi olduğunu tam olarak siz de anlayamayacaksınız. Alper gizliden gizliye Yeşim’i sorgular, Yeşim o sırada sarhoştur; fakat Alper yine de ondan cinayete dair bazı önemli bilgiler elde eder. (Bunları burada özette anlatmayacağız tabii ki, kitabı okuyunca siz de öğreneceksiniz işte, hamallık yapmaya gerek yok.) Koray eve gelince Alper oradan ayrılır. Erkin’in ise nerede olduğu belli değildir, Erkin kayıptır, cinayetin işlendiği gece ortadan kaybolmuştur, polis de onu bulamamıştır. Alper, Güzelyayla Apartmanı’ndan çıkarken Gazanfer ile karşılaşır, Gazanfer Alper’e çökmeye çalışır; fakat bir kez daha başarısız olur. Alper Kamu keskin zekâsı ve kırılmaz cesaretiyle bir kez daha Gazanfer’i alt eder.

7-) Öcülerin öcü: Bölüm başlığında Fakir Baykurt’un Yılanları Öcü adlı eserine bir atıf var. Bu bölümde Gazanfer belasından kaçan Alper, Ruhan Bey’in evine girer. Ruhan Bey korkutucu bir tiptir; fakat Alper Ruhan Bey’in evine girip de ortalığı kolaçan ettiğinde onun evinde çiçek yetiştiren, düzenli bir adam olduğu anlaşılır. Alper evde araştırmasını yaparken Ruhan Bey gelir, Alper can havliyle bodruma kaçar. Ruhan Bey evin bodrumunda sabundan heykeller yapmaktadır. Bu heykeller mahalledeki insanların heykelleridir. Alper bodrumdayken Ruhan Bey onu yakalar. Alper can havliyle kaçar ve Rebi Abi’nin sözünü ettiği mahallenin altındaki gizli labirente dalar. Bu labirentin çıkışı Hicabi Bey’in evinin altındadır. Alper buradan çıkarken Hicabi Bey’in asker olan büyük oğlu Şemi’ye yakalanır. Onunla evde biraz sohbet eder. Bölümün sonunda hayata ve insana dair felsefi çözümlemelerin yapıldığı yaklaşık bir sayfalık mükemmel bir parçayla karşılaşırız. Kitabı aldıktan sonra sizde bu bölümü tekrar tekrar okuyun ve bizim aldığımız estetik zevki siz de alın diyerek kitabın muhtemel okurlarına bir çerez daha atalım burada.

8-) Sineklerin tanrısı Leviathan’a karşı: Bölümün adında William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı romanına atıf var. Bölümün içeriğine bakınca bu atıf bir anlam kazanıyor. Leviathan da bir atıf. Thomas Hobbes’un Leviathan adlı siyaset felsefesi kitabına gönderme yapılıyor, bu atıf da bölüm okununca anlam kazanıyor. Alper, Bakkal Yakup’u sorgulamaya gider, çaktırmadan onun ağzından bir ton laf alır. O sırada savcı Metin Bilgin gelir, Alper’i it-kopuk mahallesi olan Paris Mahallesi!ne doğru yürüterek sorgular. Sorgu sırasında cinayeti Alper’in babasının üzerine yıkmak istediğini ima ederek Alper’i korkutur. Savcı onlara saldıran Paris Mahallesi’nin birkaç kopuğunu haşat eder, bu hareketiyle Alper Kamu’yu örtülü bir biçimde tehdit eder. Alper bu olayın hırsıyla kendi mahallesine gelir ve Cemalettin’e çatar. Daha sonra Hicabi Bey’in evinden aşırdığı fotoğraf makinesindeki filmleri babası fotoğrafçılık yapan Yüksel’e fotoğrafları tab ettirmesi için verir. Makinenin içindeki fotoğraflar bir şekilde cinayet ile ilgilidir ve o fotoğraflara bakarak Alper gerçek katili bulup babasını savcının elinden kurtaracaktır. Bu arada Alper, Yeşim’i sorgularken Erkin ve Koray’ın da bu fotoğrafların peşinde olduğunu öğrenmiştir.

9-) Dünyanın merkezine yolculuk: Bölümün başlığında Jules Verne’in o ölümsüz eserine atıfta bulunulduğunu tüm 90 öncesi doğumlular anlamıştır kanımca. O zamanlarda ilkokulda bu kitabı okumayanları dövüyorlardı çünkü. Geçelim. Alper, Yüksel’e verdiği filmleri beklerken evde her şey sarpa sarar. Babası ile annesi şu tayin olayı yüzünden sürekli kavga etmeye başlar. Tayin süsü verilmiş sürgün yüzünden aile gergindir. Bir gün çok kötü kavga ederler ve Alper’in babası kapıyı çarpıp çıkar ve meyhaneye gider. Alper de onun arkasından gitmek ister. Rebi Abi veda etmek üzere eve gelince Alper bu fırsatı kaçırmaz, onunla birlikte meyhaneye yollanır. Alper meyhanede babasıyla karşılıklı oturur, çaktırmadan onun kadehinden rakı içer, gizlice Rebi’yi sorgulamaya çalışır. Rebi içtikçe zıvanadan çıkar ve intihar eden annesinin hikâyesini anlatır, böylece rakı sofrasına limon sıkılmıştır, ortam bozulur, evli evine köylü köyüne giderken Alper babasını Erzurum’a gitme konusunda ikna eder. Babasını otogardan Erzurum’a yollar, Rebi ile taksiyle eve döner. Bu arada babasının meyhanedeki arkadaşları çok âlem adamlardır, bu adamlar bir imama bile rakıyı sevdirecek tiplerdir.

10-) Gerçekler ve hakikatler: Bölüm adında herhangi bir atıf bulamadık, tabii ki eş anlamlı sözcükler bağlantısını saymazsak. Bölümde Alper’in Yüksel’e verdiği filmlerin fotoğrafları gelir. Alper fotoğraflara bakınca olayı da cinayeti de çözer. Ayrıntısına girip romanın heyecanını kaçırmayalım, katili merak edenler romanı okusun diyorum sadece. Şimdilik biz size ‘’hüzünlü gözlerinde hep yıldızlar kayan bir kadın’’ diyerek okuru yanlış yönlendirmiş olalım(!) J Siz de daha fazla merak edip kitabı satın alın ve okuyun. Hem yazar kazansın hem de sığ çoksatarlarla tecavüz edilmiş mağdure beyniniz. Bölümün sonunda sizi derin edebi hülyalara çekecek bir paragraf bulacaksınız, o paragrafı okuduğunuzda kitap daha bir değer kazanacak gözünüzde. Bölümün sonunda Alper eve gelir ve her zaman yaptığı şeyi yaparak divanın altına girer ve uykuya dalar. Bu uykuda bizi sürprizler bekliyor demek için erken değil.

11-) Böyle uyurdu zerdüşt: Bölüm başlığında Friedrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı yapıtına bir gönderme yapılmış. Bölümün içinde de Nietzsche’ye ve onun felsefesine atıflar yapılacak. Bu bölüm romanın ‘’şah bölümü’’dür diyebiliriz. Alper uykuya daldığında kendisini babasının küçük yaşta ölmüş olan arkadaşı Öztürk ile baş başa bulur. Burada anlıyoruz ki Alper divan altındaki uyuma seanslarında sık sık Öztürk ile buluşup entelektüel sohbetler yapmaktadır. Bölümde saykodelik bir hava hâkimdir. Bilinç akışları, psikanaliz çözümlemeler, metinlerarası göndermeler havada uçuşur bu bölümde. Bu bağlamda 11. Bölümün bir edebiyat, felsefe ve psikoloji laboratuvarı olduğunu söyleyebiliriz. Bu saykodelik rüyada da Alper, Öztürk ile birlikte yine türlü badireler atlatır. Duygu Fırtına adlı bir kadını geçmişiyiyenlerden kurtarır. Bölümün sonuna geldiğimizde Duygu Fırtına’nın kim olduğunu anlayamayız; fakat Alper’in bu kişiye yönelik bazı duygular beslediğini çıkarırız. Bölüm tekrar tekrar okunmaya değer bir bölüm ve içinde gizli entelektüel zevkler barındırıyor.

12-) Kartallar kuantal uçar: Alper uykusundan ‘’zihni bir tecavüze’’ uğramış bir biçimde uyanır. Annesinin günlük notunu okur. Babasından gelen telefona yanıt verir. Ondan sonra da annesi arar ve bugün Hicabi Bey’in mevlidine gideceğini söyler. O sırada Alper’in aklından yine pek çok çakallık senaryoları akar. Annesinden sonra savcı Metin Bilgin’i arar, ona katili buluğunu ve Hicabi Bey’in mevlidinde açıklayacağını söyleyerek telefonu suratına kapatır. Evden çıkarken posta kutusunda bir mektup görür. Mektubu Hakan yollamıştır. Mektubun zarfında babasının çalıştığı devlet dairesinin anteti vardır ve mektup postaneden postalanmıştır, üzerinde tarih ve devler mührü vardır. O anda aklına mükemmel bir çakallık gelir, devlet dairesine giderek babasını sürgün etmeye çalışan Müdür Erdoğan Bey’e haddini bildirmek için bir plan yapar. Devlet dairesinin servis şoförü, adam gibi adam, delikanlı insan Mutullah Amca’nın yardımıyla şerefsiz müdüre çılgın bir oyun oynarlar. Böylece babasının tayin süsü verilmiş sürgününe engel olmuştur. Bu arada bölümün başlığındaki göndermeyi de anlamadık sanmayın. Senaryosu Attila İlhan’ın yazdığı ‘’Kartallar Yüksek Uçar’’ dizisine bir atıf var. Bir de BJK’nin o unutulmaz meydan okuma sloganına tabii ki.

13-) Mevlitte son tango: Bölüm başlığında unutulmaz filmlerden Paris’te Son Tango’ya bir gönderme var. Alper mevlitte her şeyi açıklama planına sahip olduğu kahrolası insancıl vicdan yüzünden gerçekleştiremiyor. Bu bölümde her şey aydınlanıyor. Gerçek katil ortaya çıkıyor. Kitabın adının neden Oğullar ve Rencide Ruhlar olduğunu da böylece daha iyi kavrıyoruz. Alper tam olarak istediği gibi gerçekleşmemiş olsa da savcı Metin Bilgin ile olan hesabını da kapatıyor.

14-) Mesut ve mutabık: Bu bölümde roman boyunca anlatılan olaylar sonuca bağlanıyor. Koray, Erkin, Yeşim olayı çözüme kavuşturuluyor. Alev Abla’nın akıbeti de aydınlanıyor.

KİŞİLER

Alper Kamu; nev-i şahsına münhasır yani oldukça orijinal bir çocuktur. Hem de sadece 5 yaşındadır. Hayata, insana, dünyaya yönelik olumsuz düşüncelere sahiptir, nihilisttir. Klasik müzik dinler, felsefe ve edebiyat ile ilgilenir. Vaktinden önce olgunlaşarak ergenleşmiş bir çocuktur. Okuldan ve öğretmenlerden nefret eder. Mahalledeki arkadaşları onu anlayabilecek bir düzeyde değildir. Alper mahallesinde, evinde tam bir aydın yalnızlığı çeker. 

Alper’in Babası; devlet memurudur. Sessiz, sakin, kendi halinde bir klasik memurdur. Akşamları bir iki kadeh rakı içmeyi sever. Beşiktaş sevdası kara seda biçimindedir. Beşiktaş’ta oturmayı ister; fakat orada kiralar çok yüksel olduğu için oturamazlar. Arada sırada oraya giderek eski arkadaşlarıyla hasret gidermeye çalışır. Siyasi fikirleri bağlamında komünisttir.

Alper’in Annesi; memurdur. Klasik bir ev hanımı ve annedir. Hijyen takıntısı vardır. Alper babasının annesiyle evlenmesini büyük bir hata olarak görür.

Kansız Celal, Cemalettin; ikisi de güvenilmez tiplerdir. Birbirlerinin kuyusunu kazarlar; ama Alper onlarla bir şekilde aynı mahallede olduğundan onlarla arkadaşlık eder. Cemalettin çok çocuklu bir kapıcı ailesine mensuptur. Sürekli sümüğünü çeker durur. Cemalettin, Gazanfer’in kardeşidir; fakat mahallenin tüm çocukları gibi Cemalettin de abisinden şiddet görmektedir.

Hicabi Bey; emekli emniyet müdürüdür. Sağırdır, bu yüzden evinde televizyonun sesi çok açıktır, neredeyse tüm mahalleye televizyon yayını yapar, iki katlı bir evde oturur, çıkardığı gürültü yüzünden kimse alt katı kiralamaz, evinde boğazı kesilerek öldürülür. Çok karanlık bir tiptir. Romanın sonuna kadar Hicabi Bey’in kişiliği hakkındaki karanlık aydınlanmaz.

Gazanfer; Cemalettin’in ağabeyidir. Mahallenin azılı belasıdır. Alper ve arkadaşlarına sürekli zulmeder. Otomobil teybi çalarak geçimini sürdürür. Ahlaksız herifin tekidir. Alper ile Gazanfer bu yüzden kanlı bıçaklıdır.

Erdoğan Bey; devlet dairesinde Alper’in babasının müdürüdür. Menfaatçi ve muhafazakâr bir tiptir. Alper ondan hiç hazzetmez. Aynı biçimde o da Alper’den hiç hazzetmez. Çıkarcıdır, adam kayırmacıdır.

Alev Abla; Alperlerin komşu kızıdır. Alper’den yaşça büyüktür. Alper’in ona karşı duygusal hisleri vardır. Alev Abla bazen Alper’e masal anlatır. Alper masallardan nefret etmesine rağmen onun anlattığı masalları sessizce dinler. Gizemli bir derinliği olan genç bir kızdır, sırlı bir hayatı olduğuna daha romanın ilk sayfalarından başlayarak kalıbımızı basıyoruz.

Deli Ertan; mahallenin delisidir. Alper diğer çocukların ona zulmetmesine engel olur. Hicabi Bey öldürüldüğünde onun evindedir. Hicabi Bey’in öldürüldüğü güne kadar sessiz sakin kendi hâlinde bir delidir.

Komiser Yardımcısı Onur Çalışkan; klasik bir polistir. Ama yine de Alper onda bir insanı derinliğin varlığını sezer. O da Alper’in babası gibi Beşiktaşlıdır. Alper’in zekâsına hayret eder.

Polis Memuru Âdem; standart polis memurudur. Amiri Onur Çalışkan’dan çok korkar. Onun önünde adeta şahsiyetsizleşir; fakat amiri ortada yokken arkasından konuşur.

Hakan; ilkokul birinci sınıf öğrencisidir. Alper ona ödevlerinde yardım eder, azıcık saftır, en kolay ödevleri bile yapamaz. Alper’i çok sever.

Yüksel; Alper’in arkadaşıdır. Babası mahallede fotoğrafçılık yapmaktadır.

Rebi Abi; maktul Hicabi Bey’in küçük oğludur. Bursa’da üniversite öğrencisidir. Manyakça bir Yunan korkusu vardır. Hassas bir kişiliğe sahiptir.

Savcı Metin Bilgin; oldukça cins bir heriftir. Hiçbir polis onunla çalışmak istememektedir. Cinayeti kısa yoldan çözüp dava dosyasını kapatmayı istemektedir. Karanlık bir tiptir.

Necla Hanım; Hicabi Bey’in ölmüş karısıdır. İntihar etmiştir. Mahallenin dediğine göre Hicabi Bey’den çok çekmiştir. Necla Hanım’ın intiharının sebebi bir sırdır ve açıklanması romana çok şey katacaktır.

Bakkal Yakup Bey; mahallenin bakkalıdır. Hicabi Bey onun bakkalından alışveriş yapar, alışveriş yaparken de onunla uzun uzun konuşurmuş. Yakup Bey, Hicabi Bey’in mahallede konuştuğu neredeyse tek insandır. Klasik mahalle bakkalları gibi mahallenin tüm dedikoduları onun dükkânına gelir. Mahallede olan her şeyden haberdardır.

Yeşim; Erkin ile Koray’ın ortak sevgilisidir. Tam anlamıyla bir kaybedendir. Alkoliktir. Aslında Erkin’e deli gibi âşıktır; fakat Koray ile yatmaktadır. Anlaşılması güç karmaşık duyguları vardır.

Erkin; Yeşim’in ifadesiyle Yeşim’e deli gibi âşıktır. Fakat onun âşık olduğu kadın çok farklıdır. Yeşim’e göre Budist olmayı istemektedir. Hicabi Bey’in elindeki fotoğrafları ele geçirmeye çalışmaktadır.

Koray; Yeşim ile yatmaktadır; fakat onu sevmemektedir. İlginç ve karanlık bir tiptir. Erkin ile birlikte Hicabi Bey’in elindeki bazı fotoğrafları ele geçirmeye çalışmaktadır.

Ruhan Bey; itici bir görünüşe sahiptir. Arkası kapalı bir kamyoneti vardır. Kaldığı evin perdeleri gazete ile kapatılmıştır. Mahalleli ile pek iletişime geçmez; fakat mahalleli ona karşı derin ve gizli bir saygı duyar. Alper ondan ürkmektedir. Sert kimliğinin arkasında sırlı bir kişilik barındırmaktadır.

Şemi Abi; Hicabi Bey’in büyük oğludur. Askerdir, klasik anlamda bir askerde aranan tüm fiziksel ve duygusal niteliklere sahiptir.

Öztürk; Alper’in babasının çocukluk arkadaşıdır. Romanda anlatılmayan bir sebepten dolayı çocukken ölmüştür. Alper kendini onunla özdeşleştirir. Alper rüyalarında Öztürk ile entelektüel sohbetlere dalar.

Duygu Fırtına; 11. Bölümde adı sık sık geçmesine rağmen romanın sonuna kadar kim olduğunu anlayamadık. Bu yüzden ‘’Kim lan bu Erol Egemen?’’ bağlamında yazara soruyoruz. Kim bu Duygu Fırtına? Duygu Fırtına’sı olmanın ötesinde bir anlamı varsa eğer kuş kadar zekâmızla idrak edemedik biz bunu, diyelim ve kendimizi yazarın şefkatli ellerine bırakalım.

Şoför Mutullah; Alper’in anne ve babasını işe götüren servisin şoförüdür. Aslında doğuya mal taşıyan kamyonlarda kamyon şoförlüğü yapmaktadır. Boş zamanlarında servis şoförlüğü yapar. Adamın dibi, yiğidin hasıdır. Bu dünya yıkılmayacaksa delikanlılığın son temsilcilerinden olan böyle insanların yüzü suyu hürmetine yıkılmayacaktır.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü(BJK); romanın önemli kahramanlarından biridir. Romanda pek çok yerde adı geçer. Komiser yardımcısı BJK maçını izlemeye gider. Alper’in babası BJK’lidir. Hicabi Bey öldürülmeden önce BJK maçını izlemektedir. Romandaki yeri ve önemi bakımından Beşiktaş’ı bu romanın kahramanlarından biri olarak kabul etmekte herhangi bir beis görmüyoruz.

YER

Romanda anlatılan olayların geçtiği yer İstanbul’un Anadolu yakasındaki bir mahalledir. Sosyolojik bağlamda bu mahalle orta halli insanların yaşadığı bir mahalledir. Mahalledeki insanlar birkaç katlı klasik apartmanlar veya eski köşk benzeri yerlerde yaşamaktadırlar. Bu açıdan bakarsak çok yakın bir dönemde kentsel dönüşüme uğrayacak bir mahalledir burası diyebiliriz. Mahallenin altında apartmanlardan apartmanlara ve diğer evlere geçişi sağlayan gizli bir labirent vardır. Hicabi Bey’in küçük oğlu Rebi olası bir Yunan işgalinde evden dışarı kaçmak için bu labirenti andıran dehlizlerin bir haritasını çıkarmıştır. Cinayetin çözülmesi bağlamında bu yer altı geçitlerinin önemli bir yeri vardır.

Alper’in babası Beşiktaşlıdır. Aslında orada oturmak istemektedir; fakat Alper ve ailesi orada ev kiraları çok yüksek olduğu için İstanbul’un Anadolu yakasındaki bu mahallede yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Romanda ağırlık olayların üzerindedir. Yer unsuru olaya sunduğu anlatımsal katkılar dışında çok büyük bir öneme sahip değildir.

ZAMAN

Anlatılan olaylar özelinde romanın zamanını tarihsel bir süreç olarak büyük fotoğrafa bakarak okumak gerektiğinde olayların günümüze yakın bir tarihsel dönemde geçtiğini söyleyebiliriz. Romanda açık bir biçimde bu verilmese de romandaki güncel politik duruma yönelik eleştirel tutuma bakarak romandaki olayların geçtiği zamanın günümüze yakın bir zaman olduğunu söyleyebiliriz.

Roman içi bir zamana bakacak olursak da şunu açık bir biçimde görmekteyiz: Tarihte yaşanan ve romandaki ana kurguya etki eden bazı olaylar dışında tüm olaylar birkaç haftalık bir süreç içerisinde meydana gelmiş ve çözümlenmiştir.

DİL VE ANLATIM

Romanın dili gayet açık ve anlaşılırdır. Yazar anlaşılması güç karmaşık cümleler kurmak yerine akıcı bir dille olayı daha net bir biçimde anlatan bir dil ve anlatımı benimsemiştir. Romanın bazı bölümlerinde imgesel bir anlatım taşıyan cümle ve bölümler olmasına rağmen bu bölümler romanın tamamına bakarak söyleyecek olursak oldukça az bir orandadır. Günümüz okuru tarafından anlaşılamayacak sözcükler çok az kullanılmıştır. Romanın dilini bu açıdan yorumlayacak olursak günümüzde toplumsal hayatta ve medyada kullanılan dile yakın olduğunu söyleyebiliriz.

Romanda pek çok yerde küfürlü ifadeler bulunmaktadır. Günümüzdeki edebi kanon açısından olguya yönelecek olursak dönemde yazılan pek çok romanda bu küfür dilinin benimsendiğini, güncel Türk edebiyatı açısından düşünürsek romanda küfürlü diyalogların bir gerçeklik olarak karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. Bu durumun romanın anlatım olanaklarına kazandırdığı ve kaybettirdikleri üzerine derin bir akademik çalışma yapılmadan bir şey söylemek mümkün değildir. Biz bu konuda ancak kendi kişisel değerlendirmemizi sunabiliriz. Bizce güncel Türk romanındaki bu küfürlü dil son dönemde Türkiye’deki toplumsal arenaya hâkim olan kutuplaşma dilinin bir yansımasıdır. Son dönemde Türk toplumunda karakter aşınması ve ahlaki çürüme oldukça önemli bir toplumsal sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumsal hayatın sanatsal düzleme yansıması olarak edebiyat söz konusu olduğunda bu toplumsal ortamın da günümüz sanatını etkileyeceği gerçeğinden hareketle romandaki küfür dilini anlamaya çalışmalıyız. Bu nezaketten uzak küfürbaz toplumun romanında da galiz küfürlerin yer alması gayet olağan bir durumdur.

ROMANA DAİR SOSYOPOLİTİK BİR OKUMA

Standart bir roman incelemesinde ‘’olay ya da durum, yer ve zaman, kişiler, dil ve anlatım’’ yeterli olacaktır; fakat ideolojik bir alt yapıdan beslendiği açık olan bir roman söz konusu olduğunda romandaki ideolojinin yapı sökümünün yapılmasının bu tarz bir romanın eleştirisi için mecburi olduğunu düşünüyorum. Roman ideolojik yanı ağır basan bir edebiyat türüdür. Siyasetten en uzak olarak kabul edilen romanlarda bile gizli bir ideolojik bağlam vardır. Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar adlı romanının da örtük bir ideolojik bir hinterlandı vardır.

Oğullar ve Rencide Ruhlar romanının örtük bir özgürlükçü sol ajandası vardır. Romanda yer yer anarşist ideolojinin devlet karşıtı fikirlerinin de yansımalarını görmekteyiz. Roman kişilerinden biri olan Erdoğan Bey bağlamında düşünecek olursak romanda milliyetçi-muhafazakâr dünya görüşüne yönelik ironik bir eleştiri vardır. Erdoğan Bey üzerinden bu politik görüşteki kitleler eleştirilmektedir. Bir roman kişisi olarak Erdoğan Bey’in adının seçimi konusunda da ideolojik bir gönderme olduğunu söyleyebiliriz. Romanda güncel siyasi ortam ve bu ortamı şekillendiren aktörlere yönelik de örtük bir eleştirel dil kullanılmıştır.

Genel olarak romanda devlet ve devletle ilgili olan iş alanlarında çalışan kişiler eleştirilmektedir. Romanda devlet kurumlarının işleyişi, bu kurumlarda görev yapan kişilerin niteliksizliği üzerinden devletin yapısına ve işleyişine yönelik ironik bir dille eleştiriler getirilmektedir. Neredeyse Alper Kamu’nun babası ve Odacı Kerim dışında devlete çalışan tüm kişiler olumsuz özellikleri ile gösterilmektedir. Savcı Metin Bilgin üzerinden adalet sitemindeki adaletten uzaklık, emekli emniyet amiri maktul Hicabi Bey’in sapıkça temayülleri üzerinden güvenlik güçlerindeki yozlaşma, Müdür Erdoğan Bey üzerinden devlet dairelerindeki adam kayırmacılık ve menfaatçilik, Polis memuru Âdem üzerinden otoriteye karşı koşulsuz itaat eden bireydeki karakter aşınması, Alev Abla üzerinden orta halli insanların yaşadığı mahallere kadar sızan fuhuş batağı, Alper Kamu’nun gönderildiği anaokulu ve Hakan’ın öğretmeninin verdiği saçma sapan ödevler üzerinden eğitim sitemimiz ağır bir biçimde eleştirilmektedir. Bunlara bakarak şu genellemeyi yaparsak haksızlık etmiş olmayız: Romanda devlet işlerinde çalışan hemen hemen herkes yozlaşmıştır, romanın devlet olgusu bağlamındaki ideolojik söylemini ‘’devlet yozlaşarak çürümüştür’’ olarak kabul edebiliriz.

Romandaki eleştiri sadece devlete yönelik değildir, romanda aynı zamanda o devlet yapısını var eden toplumsal dinamiklere yönelik de acımasız eleştiriler yapılmıştır. Alper Kamu’nun toplum eleştirilerini bir açıdan yazarın toplum üzerindeki fikirleri olarak kabul etme sığlığını göstermeden açıklayacak olursak romanda aktarılan genel fikirlere bakarak Türk toplumundaki yozlaşma ve çürüme çok ağır bir dille eleştirilmektedir.

OĞULLAR VE RENCİDE RUHLAR ROMANI BAĞLAMINDA SON DÖNEM TÜRK ROMANINDA CİNSELLİK

Son dönemde yazılan romanlarımızda bir cinsellik patlamasının olduğunu söylemek haksızlık olmayacaktır. 1980 sonrası romanlarımızda daha belirgin hale gelmiş olan cinsellik bu dönemde seviyesi daha da düşürülerek işlenmeye başlanmıştır. Günümüzün sığ çoksatarlarında cinsel birleşmenin en ince ayrıntılarına kadar başvurularak işlenen konular okuyucuda artık bir mide bulantısı yaratmaktadır. Biz romanda cinsel ilişkilerin ayrıntılı anlatılmasına karşı değiliz; fakat bunun belli bir seviyenin üzerinde olması gerektiğini iddia ediyoruz. Belli bir seviyenin üzerinde olmayan cinsel birleşme sahneleri insan bedeninin metalaştırılmasına hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor. Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Yüzyıllık Yalnızlık, Lolita gibi romanlardaki cinsel derinlik örnek olarak alınıp günümüzde yazılan romanlardaki cinsel sığlıkla karşılaştırıldığında açık bir biçimde anlaşılmaktadır ki günümüz romanındaki cinsellik mide bulandırıcı bir boyuttadır.

Cinsellik insani bir durumdur. İnsan hayatına tutulan bir ayna olan romanda da cinselliğin yer alması gayet doğaldır. Fakat daha fazla satmak için neredeyse her 20 sayfada bir yerleştirilen sapıkça cinsel birleşme sahneleriyle roman yazmanın olumlanabilecek hiçbir yanı olamaz. Kadın bedenine kedinin ciğere baktığı gibi bakan bir sanatçının kabul edilebilir hiçbir bahanesi olamaz. Sanat iyiyi ve güzeli yansıtır ya da üretir. Sanat bir irin çukuru değildir, olamaz. Türk romanında cinselliğin seviyeli bir bakış açısıyla nasıl aktarıldığını görmek isteyenler unutulmuş bir yazarımız olan Muzaffer Buyrukçu’nun romanlarına ve öykülerine bakabilirler. ‘’Cinsellik sığlaşmadan nasıl anlatılabilir?’’ sorusunun yanıtı Muzaffer Buyrukçu’nun romanlarında gizlidir. Tabii ki günümüzde de sığlığa düşmeden cinsel konuları işleyebilen nitelikli romancılarımız bulunmaktadır.

Alper Canıgüz, bu romanında yukarıda anlattığımız tuzağa düşmüyor. Cinselliği toplumla bağlamı içerisine oturtarak anlatıyor. Kanın bedenini metalaştırmıyor. Kadın bedenine yönelik sapıkça sömürü ilişkilerini olumlayıcı bir dil kullanmıyor. Örneğin bazı sığ çoksatarlarda sırf daha fazla okur kazanıp kitabı daha fazla satabilmek için bir tecavüz sahnesi bile şehvet uyandırıcı bir dille anlatılırken Alper Canıgüz daha fazla okur kazanmak için Oğullar ve Rencide Ruhlar romanında böyle bir tuzağa düşmüyor, Alper Canıgüz cinselliğin insani ve toplumsal boyutuna yönelik kişisel ideolojik fikirlerinin hakkını romanındaki ilkeli tutumuyla da veriyor. Yazarı bu ilkeli tutumundan dolayı kutlamayı insani bir borç olarak kabul ediyoruz.

SONUÇ

Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar adlı romanı son zamanda okuduğumuz başarılı romanlardan biridir. Roman her açıdan belli bir olgunluğun üzerindedir. Sarkmalara mahal vermeden hikayesini başarılı bir polisiye kurgu ile aktarmayı başarmıştır. Toplumsal olana dokunması bağlamındaki başarısıyla da günümüzde yazılacak yeni romanlara örnek olması gerektiğini düşünüyoruz.

Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar adlı romanını dönem romanları arasındaki yeri bakımından değerlendirmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Hakan Günday, Emrah Serbes, Murat Menteş v.b. yazarlarımızın son dönemde yayınladıkları eserlerinde dil ve anlatım açısından, üslup açısından, hayata ve dünyaya bakış açısı bakımından benzerlikler olduğunu görüyoruz. Alper Canıgüz’ün romanını da bu yazarlarımızla aynı bağlamda değerlendirmemiz gerektiği düşünüyorum. Bu romancılarımızın kuramsal dayanakları ile ilgili daha geniş ve derin bir değerlendirmenin yapılması güncel roman eleştirimiz açısından tartışılmaz bir ihtiyaçtır.

5 Kasım 2014 Çarşamba

''BU ROMAN O KIZ OKUSUN DİYE YAZILDI'' BAĞLAMINDA ENVER AYSEVER ROMANINA MİNİMAL BİR BAKIŞ


Enver Aysever bu romanında Müslüman bir genç erkek ile Yahudi bir genç kız arasındaki imkânsız aşkı anlatmış. Hikâyenin özetini ayrıntılarıyla vermenin bir manası yok. Üstelik bu durum okuru o romanı okumaktan da uzaklaştırıyor. Kimse hikâyesini bildiği bir romanı sırf hikâye nasıl anlatılmış diye okumaz. Bu yüzden burada romanın özetini vermeyeceğiz. Sadece eleştiri ile ilgili kısımlar ayrıntılara değinilmeden verilecek.

Daha romanın adından başlayarak bir çoksatar klasiği okuyacağımız konusunda emin oluyoruz: Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı! Son zamanlarda adında ‘aşk’ geçen çoksatar romanlardan görünmez oldu kitabevi rafları. Aşk bir sözcük olarak yer almasa da yazar yine de içinden aşk geçen bir ad koymuş romanına. Diğer sığ çoksatarlar gibi doğrudan ‘aşk’ sözcüğü geçmese de idrak yolları enfeksiyonundan mustarip olmayan her okur bu romanın adına içkin ‘aşk’ sözcüğünü kavrayabilir diye düşünüyorum.

Kitabın kapak tasarımı gerçekten çok güzel. Editörü kutluyorum; ancak arka kapaktaki yazar fotoğraflarına genel bir antipatim olduğunu da söylemek istiyorum. Bu ülkede gündemi takip eden her duyarlı vatandaşın ismine de cismine de vakıf olduğu Enver Aysever’in gülen yüzü arka kapakta ‘olmasaydı da olurdu.’ Örneğin ön sayfada yazarın soyadındaki ‘s’ harfine eklenmiş gözlük çok zarif, Aysever’i az çok tanıyan, onun kitaplarını takip eden okur için arka kapaktaki resimden daha fazla şey anlatıyor bu küçücük gözlük. Arka kapakta yer alan şiir de güzel bir fikir. Sabuklamalı çoksatar arka kapak yazılarından gına gelmişti artık. Bu haliyle arka kapak şiiri 30’lu, 40’lı yıllardaki hece şiirimize (içeriğine binaen), nasıl söyleyelim, Saba’nın, Tarancı’nın, Dıranas’ın şiirine ve genel olarak Türk şiir geleneğine bir saygı duruşu gibi.

Romanda kullanılan üçüncü kişi anlatıcı hikâyeyi samimiyetsizleştirmiş. Tanrısal bakış açsı hikâyenin insancıl özünü almış. Okur olaylarla, kahramanların yaşam deneyimleri ile empati kuramıyor, bu yüzden kahramanlar bizim yani okurun yaşadığı mekanlarda yaşayan, bizim yani okur gibi gülen, seven, nefes alan; fakat bizden ayrı yaratıklar gibi görünüyor bize.

Son dönemde çoksatar listesine hızlı giriş yapan tüm romanlarda bariz bir sığlık var. Aynı olguyu bu romanda da gözlemliyoruz. Ortalama okura hitap eden bir roman bu. Cümleler herhangi bir deneme yazarının rahatlıkla kurabileceği cümleler. Türkiye’de yazılan çoksatarların hemen hemen tamamında denemesel bir dil kullanılıyor, bu romanlar denemeye monte edilmiş hikâyeler, yaşamsal parçacıklar biçiminde bir araya getirilmiş manifaktür ürünler gibi. Parçalı bütünlü bir yapısı var romanın. Bir de romanın muhtelif yerlerinde ergen zekâsına hitap eden özgün ve şiirsel çağrışımlar içeren ‘’özlü sözler’’ var. Birileri çıkıp yazarlarımıza aforizma yumurtlamadan da iyi roman yazılabileceğini anlatmalı artık.

Çoksatar romanlardaki bu parçalı bütünlü yapıya başka bir açıdan bakarsak söyle diyebiliriz: Bu durum kitabı okutmak için adeta bir zorunluluktur. Uzun iş saatleri ve metropolde işe gidip gelmek için trafikte geçirilen süre dikkate alındığında okurun otobüste, metroda rahatça roman okuyabilmesi için sayılarla belirlenmiş bölümler olmalı ve bu bölümler beşer altışar sayfalık kısa bölümler halinde yazılmalı. Yirmi, yirmi beş, otuz sayfalık kendi içinde bir bütünlüğe sahip bölümleri bu kısa zamanda bitirmek mümkün değildir ve okur kaldığı yerden romana devam etmek zorunda kaldığında önceki bölümleri unutmuş olur. 21. Yüzyılda metropol insanına roman okutabilmenin belki de tek yolu bu küçük, kısa ve akıcı bölümlerdir. Çoksatar yazarları bu toplumsal yaşam pratiğinden hareketle romanlarında kurguya ve akıcılığa romanın diğer unsurlarından biraz daha fazla önem veriyorlar.

Cümlelerde sıfat ve zarf kullanımları oldukça dikkat çekici. Aşırı derecede kullanılan bu sıfat ve zarflar okuru hikâyeden koparıyor. Evet, yazarın ‘edebiyat yapmasını’ sağlıyor kaba bir tabirle söylersek; fakat bu oranda aşırı bir sıfat, zarf kullanımı akıcılığı zedeliyor. Okurun anlamsal bağlamı kafasına oturtmasını engelliyor bu. Ve aşırı derecede imge kullanmış yazar. Bu oranda imgesel bir anlatı dili kurmanın roman türü bağlamında oldukça tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Enver Aysever şiir mi, roman mı, şiirsel roman mı, denemeye montalanmış parçalı bütünlü romansal bir özgün anlatı mı yazacağına karar vermeli bence. Aynı teklifi tüm çoksatar romancılarımıza da yapıyorum tabii ki.

Zor çözülür imgesel zincirleme isim tamlamaları kullanıyor yazar. Dilbilgisinin yazara tanıdığı imkânları yazarın ölçülü bir biçimde kullanması romana değer katar, roman sanatında başyapıta giden yolu açar; fakat bunların dengeli bir biçimde kullanılmaması romanı sıkıcı bir hale getirir. Enver Aysever’in bu imkânı başyapıta uzanan yolda kullandığını söylemek maalesef çok zor. Yazar dilbilgisinin tanıdığı imkânlardan faydalanırken aşırıya kaçıyor ve bu imkândan kararınca faydalanamıyor. Bu durum okurda romanın yapay bir dil ile yazıldığı yönünde bir izlenim bırakıyor.

Postmodern anlatıların tamamına yakınında yazar da romanın bir parçasıdır, hatta romanın bir kahramanıdır. Bu romanda da muhtelif bölümlerde romancı görünür bir hal alıyor. Postmodern anlatı için kusur olarak kabul edilmeyen bu olgu, söz konusu Ahmet Mithat Efendi romanları olunca neden acemilik olarak adlandırılır?  Enver Aysever bazı bölümlerin sonunda ‘romancı’ kimliği ile sahneye çıkıyor. Peki, iyi mi oluyor? Meze olarak evet; fakat ana yemek olarak kimsenin karnını doyurmuyor, estetik bir haz vermiyor.

Romanda dinler arası bir imkânsız aşk anlatılıyor. İstanbul’da genç bir Müslüman erkeğinin Yahudi bir kıza âşık olma ihtimali yüzde kaçtır? Son dönemde yazılan çoksatar romanların hemen hemen tamamında etnik kimliklere değiniliyor. Farklı din, dil, ırk, cinsiyet, (kadın, erkek, LGBTİ) ve siyasi görüşlerden bireylerin yaşamları anlatılıyor. Sinemamızda da bir çok kültürlülük sevdası almış başını gitmiş. Nedir bu çok kültürlülük propagandası? Çok kültürlülükle derdi olan faşizanlardan değiliz; fakat Türkiye gitgide dünyadan soyutlanan, içine kapanık bir tek kültürlü ülke haline getirilirken sanatçımızdaki bu sanal çok kültürlülük sevdasının sebebi nedir? Küreselleşen dünyada sanatsal platformlarda propagandasına kısmi bir oranda izin verilen çok kültürlülük devrimci demokratik bir yaşam pratiği içinde biçimlenen çok kültürlülük değildir. Bu çok kültürlülük emperyalizmin dayattığı bir çok kültürlülüktür ki bunun böylesi ezilen dünyanın ulus devletlerinde kabuk tutmuş yaraları kaşıyıp kanatmaktan, yeni yeni yaraların açılmasını sağlayacak nefret ortamını üretmekten başka bir işe yaramaz. Emperyalizmin çok kültürlülüğü yapay güdüleyicilerin etkisiyle nefret ortamı yaratan bir kültürel ideolojik aygıttır.

Türk ve Müslüman bir genç erkek ile Yahudi bir kız arasındaki imkânsız aşkın tüm sosyolojik ritüelleri eksiksiz bir biçimde tamamlanıyor romanda. Toplumsal yobazlığımızın en temel davranış örüntülerini görüyoruz. Her iki aile de iki âşık gencin durumundan rahatsızdır ve bunun yüzünden de gençlere acı çektirirler. İmkânsız aşkın temel ritüellerinden biri olan mektupla haberleşme bir melodram klasiği olarak romandaki yerini alır. Eda’nın ve Kahverengi Pardesülü Genç’in ağzından yazılan mektuplar anlatının eksik kalan kısımlarını tamamlar. Roman içinde kullanılan mektup anlatının uzamasını engelleyen bir hızlı çekim tekniği olarak kurgunun içinde yerini alır. Mektuplar Aysever’in kullandığı sarmal kurgu ile uyum sağlamaktadır; fakat mektupların dilinin akıcılığı ve özgünlüğü sıkıcılığı engeller. Mektuplar romana nefes aldırmıştır. Aforizmalarla dolu bölümlerin arasında birinci kişinin ağzından anlatılan bölümlerin varlığı romanın hayata tutunan parmak uçları olmuş.

Uçurtma haline gelen pardösü romanda bir arketip olarak kullanılmış. Birkaç bölümde Kahverengi Pardösülü Adam’ın pardösüsü de uçurtma haline gelmektedir. Âşık gencin Bal Rengi Gözlü Kız’a (Eda) yazdığı şarkının sözlerinde de uçurtma haline gelen pardösü arketipi karşımıza çıkar.

Yazarın romanda dinler arası bir aşkın yarattığı sorunlara değinmesini doğru buluyorum; fakat daha önce beyaz perdeye yansımış bir dinler arası imkânsız aşkı izlemiş olmak hikâyeye ilgimizi azaltıyor. Uzak İhtimal adlı filmde de işlenmiş bir konuydu bu ve belki de bu bakir konu o filme ödül getirmişti. Aynı başarıyı Enver Aysever’in bu romanda yakalayacağını söylemek mümkün müdür? Bence mümkündür; çünkü Orhan Kemal’in dünya görüşü ve sanat anlayışı ile uzaktan yakından bir alakası olmayan romancılara Orhan Kemal Roman Ödülü verilen ülkemde, Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aşmış bir Enver Aysever yeni romanı ile 2015 Orhan Kemal Roman Ödülü’nün muhtemel favorilerinden biridir. Bütün bunlar bir yana her ikisi de modern hayata eklemlenmiş, biri Türk diğeri Yahudi iki ailenin çocukları arasındaki masum aşka en barbarca karşılıkları vermelerinin eleştirilmesi romanın kuvvetli yanını teşkil ediyor. İki modern aile konu dinler arası aşk olunca birden mağara adamlarından daha barbar bir hale gelebiliyor. Son dönemde yazılan çoksatar romanlar dikkate alındığında toplumsal gerçekliğe yönelik bu kadarcık bir eleştiriyi dahi nimet bellemeliyiz diye düşünüyorum. (Edebi eserleri bu yargının dışında tutuyorum. Edebi eserler için bu yargıyı dillendirirsem Selçuk Altun Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme romanındaki hikâye ile lafı ağzıma tıkar kanımca!)

Olaylar Kadıköy, Beyoğlu, Taksim, Büyükada, Göztepe çevresinde geçiyor. Bu durum oldukça önemli; çünkü son dönem çoksatar romanlarında İstanbul’un elit çevrelerinin yaşamı oldukça revaçta. İstanbul’un lümpen burjuvazisini anlatan bu romanlar 21. Yüzyılın Türkiyeli kent insanına ne söylüyor? Emekçi kesimlerin önemsiz yaşamlarının değersizliğini anlatıyor. Yok mudur emekçilerin yaşamlarında çoksatar romanlara konu olabilecek yaşamsal unsurlar? Vardır elbet; fakat çoksatar roman piyasasında para etmiyor.

Romanda Beyoğlu ve onun yirmi dört saat uyanık olan çevresi romanın belirgin bir kahramanı haline gelmiştir. Beyoğlu’nun barları, günün her saatinde hıncahınç dolu olan sokakları romanın temel kahramanlarından biri oluyor. Romanda Beyoğlu yaşayan bir canlı varlık gibi anlatılmış, romanın bir parçası haline gelmiştir.

Romanda genç bir erkek, genç bir kadın ve de bir aşk var. Bu denklemin çözüm kümesinin olmazsa olmazı sevgili uğruna girilen kavgadır. Mekân da Özal devri devrimci soslu bir bar ise ağzın burnun dağıldığı bir bar kavgasına girmek yüksel promillerde farz olur. Çürümüş devrimcilerin bar ve meyhane halleri Türk romanında dillere destan olmuştur. Aysever’in de her devirde piyasası olan bu konuyu kullanmasından daha doğal ne olabilir?

Kahverengi Pardösülü Adam, Kahverengi Pardösülü Genç’ten evrilerek bu aşamaya gelmiştir. Kısa süreliğine yolu devrimcilikten geçen her genç gibi seksenlerin standart ‘loser’ özelliklerini göstermektedir; fakat yaşadığı imkânsız aşk deneyimi yüzünden kendine özgü bazı farklılıklar da göstermektedir. Barda şarkıcılık, magazin gazeteciliği, felsefe hocalığı yapmıştır. Seksenlerde loser’lık yapmış her birey gibi meyhane temel uğraklarından biridir. Kahverengi Pardösülü Adam ölümü beklemektedir. İnançsız bir bireyin ölümle mücadelesi oldukça zor ve çetrefillidir. Kahverengi Pardösülü Adam’ın inancı da inançsızlığı da yarımdır. Bu yüzden ölüme doğru ilerleyen bedeni ve bilinci ölüm olgusunu yaşama korkusuyla tedirgindir. Onun sorunu inançsız olması değil imansızlığının dahi yarım yamalak, tecrübi bilgilere dayanıyor olmasıdır. Kahverengi Pardösülü Adam bir kaybedenin (loser) ihtiyarlık halidir, kaybedence bir ölümün öznesidir.

Romanda tanrı ve tanrısızlık meselesi üzerinde uzunca duruluyor. Kahverengi Pardösülü Adam’ın âşık olduğu Eda’nın tanrısızlığı, yaşadıklarını kabullenememesinden kaynaklanıyor. Eda bu kâinatı yaratan bir tanrı varsa eğer ona yaşattıkları yüzünden ondan nefret etmektedir. Hem Müslümanların hem de Yahudilerin tanrısına inananların hoşgörüden bu kadar uzak insanlar olması hem Eda’yı hem de Kahverengi Pardösülü Adamı tanrıdan uzaklaştırıyor. Romanda aşk ve âşık olmak kutsallaştırılırken tanrı ve tanrıya inananlar yerin dibine batırılıyor. Romancı burada haksız değildir, hoşgörüye sahip olmadan bir dine bağnazca inananlar yüzünden içinde yaşadığımız dünya (romanda genç âşıkların dünyası) tam manası ile bir mezbahayı andırıyor.

Roman kahramanları arasındaki cinsel yakınlaşmanın anlatıldığı bölümlerde kullanılan imgesel dil cinsel birleşmenin insancıl özünü aktarması bakımından başarılı bir teknik. Son dönem çoksatar romanlarında anlatılan cinsel ilişkilerle karşılaştırdığımda bu romandaki bölümü kusma hissine kapılmadan, hatta estetik bir haz alarak okuduğumu söylemeliyim. Romanda genel olarak kullanılan imge ağırlıklı şiirsel dil burada sırıtmıyor, hikâyeye uyum sağlıyor.

Romanda Türk şiirinin küçük iskender’den önceki en erotik şairi olan Cemal Süreya’nın şiirlerinden yapılan alıntılar hikâye ile kusursuz bir uyum içinde kullanılmış. Aysever’in romanının konusu ile bu şiirler oldukça uyumlu. Şiir romana soluk aldırıyor adeta. Bu bağlamda romanda kullanılan imgesel dil bizim için değişik bir anlam kazanıyor. Kahverengi Pardösülü Adam’ın cebinden eksik olmayan Sevda Sözleri ve o kitaptan yapılan alıntılardan hareketle romanda kullanılan imgesel dil ile Cemal Süreya şiirlerinin manidar bir ilişki kurduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada romanda kullanılan imgesel dili bir açıdan hoş görmeye başlayabiliriz.

''Yoksulluğun bizi eşitlemesini sevdim.’’ Romanın şah beyti! Yoksulluğun bizi eşitlediği günlerde değil de varsıllığın bizi onurlu insanlar gibi yaşattığı bir yüzyılda, o varsıllığın keyfini kardeşçe çıkarabilmenin hazzıyla kendimizden geçmek istiyoruz! 50’li yıllardan itibaren Türk toplumsal yaşamının ve ‘şehir planlamacılığının’ en güzide icadı haline gelen gecekondu olgusuna da değiniliyor romanda. Özellikle ‘yoksulluğun insanı eşitlemesi’ bağlamında düşünüldüğünde gecekondu olgusu ilkel feodal bir komün olarak tanımlanabilir. Genç âşıkların kendilerini nispeten daha özgür hissettikleri ve ilk cinsel deneyimlerini yaşadıkları yer de bir gecekondu mahallesindedir. Eda’nın kendisini yanında rahat hissettiği tek kadın olan Seher, bir gecekondu sakinidir.

Romanda bazı bölümlere yerleştirilmiş siyasi çağrışımlar içeren bölümler bir nebze de olsa romanı sığ bir aşk romanı olmaktan kurtarmayı başarıyor. Dönemin siyasi gerçekliğine değinen bölümler romanı o dönemin Türkiye’sinin gerçekliğine bağlıyor. Bu kadarı yeterli mi? Sanmıyorum. Roman en siyasi edebiyat türüdür. Hatta roman siyasi bir sanattır, tıpkı sinema gibi. Roman sanatında anlatılan hikâyeden, kahramanlarına kadar; kurgudan roman diline kadar her yerde siyasi-ideolojik bir tutum vardır. Aysever’in romanında da özgürlükçü sol ideolojinin tüm genel geçer özelliklerini görebilmekteyiz; fakat bu kadarı Gezi’yi görmüş bir ülkenin siyasi bilince sahip bireylerine yetmiyor artık!(Emrah Serbes’in Deliduman adlı romanında da aynı sıkıntı vardı. Fırsatım olursa Deliduman içinde bir eleştiri yazısı yazmayı düşünüyorum. Bu kadarcık politik içerik Gezi başkaldırısını yaşamış bir ülkenin siyasi bilince sahip insanlarına yetmiyor artık.)

Enver Aysever’in Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı adlı romanını genel olarak değerlendirmek gerekirse ortalama roman okuruna hitap eden bir romandır diyebiliriz. Daha fazlasını isteyen okur için hayal kırıklığı yaratabilir. Hikâyesi bağlamında okunası bir romandır bu. Canan Tan romanlarının sadık okurlarının sek ve buzsuz sığ çoksatardan edebi romana geçerken yapacakları ara okumalar için uygun bir alıştırmalık diyebiliriz.

1 Temmuz 2014 Salı

KÜL VE YEL-MÜGE İPLİKÇİ


BELLEĞİN DEHLİZLERİNDEKİ HAFIZALI FARELER ORATORYOSU

 Müge İplikçi akademisyen romancılarımızdan biri. Kitabın başında verilen biyografisine baktığımızda İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştığına dair bir bilgi ediniyoruz. Bu ayrıntı romandaki Bedia karakteri ile yazarın yaşamı arasında ilişkiler aramamıza neden olmamalı; çünkü bir yazar yazdıklarıyla biyografisinden uzak bir biçimde okunmalı. Yazarın kendisi iddia etmedikçe romandaki kişiler yazarın yaşamı ile karşılaştırılmamalı. Bunun zorlama yorumlara vesile olması dışında edebiyat eleştirisine kazandırabileceği hiçbir şey yok nitekim.

Kül ve Yel, bir roman adı olarak oldukça iddialı, Savaş ve Barış, Suç ve Ceza gibi romanın kilometre taşlarına biçimsel bir atıfta bulunuyor. Romanı okumaya başlayınca bu atfın bir entelektüel kaprisi dışında anlam kazanmaya başladığını görüyorsunuz. Romanın adı içeriğiyle tam manası ile uyumlu, hatta romanın adı da romanın vazgeçilmez bir parçası. Romandaki pek çok olay, kahramanlarının kişiliği ile ilgili pek çok ayrıntı roman adından hareketle yapılabilecek yorumlara ve birlikte okumalara müsait. Kül ve Yel romanda simgesel anlam taşıyan maddeler. Kişilerin yaşantısı Kül ve Yel’ in farklı hallerinden ibaret sanki. Nasıl ki suyun katı, sıvı, gaz halleri varsa kahramanın yaşadığı her olayda kül ve yelin de farklı bir hale geçiş yaptığını gözlemliyoruz.

Burada romanın özetine geçmeden önce bir hatırlatma yapmamız gerekiyor. Romanın ana karakteri Alzheimer hastası yaşlı bir kadın. Romanın pek çok bölümü de onun ağzından anlatılıyor. Bu bağlamda olay örgüsüne dair bazı ilginçliklerle karşılaşabilirsiniz. Kül ve Yel, kronik okumaya müsait bir roman değil bu yüzden. Fehime’nin hatırladıkları oranında romanın sonuna kadar olay örgüsü tam olarak çözülmüyor. Her bölüm Fehime’nin hatırladıkları oranında birer yaşam öyküsü fragmanından ibaret. Fehime hatırladıkça hikâyeye yeni karakterler ekleniyor, bazen de Fehime’nin eksik hatırladıklarına bazı ayrıntılar ekleniyor, yanlış hatırladıkları düzeltiliyor. Romanın sonuna gelene kadar büyük resmi tam olarak idrak edemiyoruz. Romanın sonuna kadar Fehime’nin arızalı bilincinin ve diğer kahramanlarının hastalıklı psikolojilerinin bize sağladığı oranda bazı şeyleri yerine oturtmaya çalışıyoruz. Romanın son beş on sayfasına kadar muallakta kalan pek çok şey oluyor ki bunlar okuyucunun merakını son ana kadar diri tutuyor diyebiliriz.

Karakterler ile ilgili inceleme ve değerlendirmelerimizi özet kısmında bu karakterler ortaya çıktıkça yapacağız. Romandaki pek çok karakterin psikolojik ve toplumsal özellikleri olayların gelişmesiyle ortaya çıkmakta ve daha anlaşılır bir hale gelmektedir.

ÖZET

Kaybedilmiş hayatlar. İnsan psikolojisinin derin dehlizlerinde bir arkeolojik kazı. Yaralanmış bir kadın Ayla. Arızalı bir ruh Şerif; fakat bütün arızaları bir anlamda ailevi sebeplerle açıklanabilir bir arızalı ruh. Şerif’in baba katilliği oedipus kompleksi bağlamında özgün okumalara açık. Roman ilerledikçe bunu daha iyi anlayacağız belki de. Yazar yıkıma uğramış yaşamların resmini çizerken küçük yaşam parçacıklarını figür olarak kullanıyor, hiçbir olayı tam olarak kronolojik bir biçimde başından sonuna kadar anlatmıyor, hiçbir parçanın olay örgüsünü çözmüyor. Her karakterle empati kuruyor, karakterlerin dünya ve kendi çevreleriyle uyumsuz ilişkilerini anlatıyor ve bu ilişkilerin normal dışı yönlerinden faydalanarak insanların psikolojik haritasını çiziyor. Anlatılan hayatlar kendine özgü özellikler taşıyan tipik boyutlara çok da yaklaşmayan dejenere burjuva yaşamlarıdır.  Kendi benliğinin içinde kaybolmuş, benliğini putlaştırmış bireylerin yaşamları bunlar. Toplumsal zemine ayakları basmıyor, bu yüzden basit yaşamsal çatışmalardan büyük oranda etkileniyorlar. Orta halli bir toplumsal bilinç yüzünden kendi bireyliklerini putlaştırıyor ve sonra kendi benliklerinden inşa ettikleri bu putlara taptıkları için hayata karşı olan dirençlerini yitiriyorlar. Ayla ve Şerif şimdilik ‘’kilit’’ karakterler, romanın anlam kapıları onlar anlaşılabildiği oranda açılabilir ancak.

Şerif’ten gelen ya da geldiği varsayılan mektupla Ayla darmadağın olur. Geçmişe yönelik sorgulamalar yapar; ancak derin felsefi analizlerin içine dalıp bir çıkış bulamaz. Ayla’nın hali bariz bir çarenin içinde çaresizliği yaşamak zorunda kalan insanın bunun nedeninin bilincinde olmadığı için çektiği acıdır. Ayla, Şerif’in babasını ezdiği Corvette arabanın bir benzerini, belki aynı arabadır bu, alır. O araba da ona Şerif’i ve onun yaşadıklarını ve yaşattıklarını hatırlatır. Şerif’in mektubu bir anlamda özür mahiyetindedir. Şerif bu mektupla Ayla’dan özür diler sanki ‘’Kimim ben? Parçalanmış yaşlı bir adam.’’ diye kendini açıklamaya çalışan Şerif geçmişte yaşadığı travmanın hala etkisi altındadır. Şerif geçmişe dönerek hayat muhasebesi yapan kaybetmiş bir adamdır. Gelecekte yaşayacağını varsaydığı ya da yaşamayı arzuladığı ideal bir hayatı kurmak için babasını öldürmüş; fakat asıl bu eylemiyle gelecekte yaşayacağı kendi hayatını kaybetmek zorunda kalmıştır.

Şerif babasını öldürdükten sonra ülkeden ve Yelkovankuşu’ndan kaçar. Gittiği yerde (Numen) yeni bir yaşam kurmaya çalışır ve doğal olarak bunda da başarılı olamaz. Duygusuz sevişmelerle bedenini oyalar. Yazarın anlatımına göre Şerif ‘’hudut çizgilerini seven bir adam’’dır; fakat hudutsuzca yaşar. Yaşamı sömürmeye çalıştıkça kendini tüketir.

Şerif’in babasına karşı kininin arkasında silik bir anne mi var? Şerif’in sorunlu hayatının arkasında annesinin yapmadıkları ya da yapamadıkları mı vardır? Romanda bu soruların yanıtları verilirse Şerif daha iyi anlaşılacaktır.

Kahramanlar geçmiş ve bugün arasında adeta mekik dokuyorlar. Geçmişte yaşadıkları her şey onların bugünkü yaşantılarını biçimlendiriyor, belirliyor, zedeliyor. Ayla da Şerif de geçmişin hayaletlerinden bir türlü kurtulamıyor. Fehime’nin Alzheimer olmasının nedeni bu hayaletlerle dolu geçmişi unutma arzusu olmasın sakın?

Şerif’in babasını öldürmesi olayı sonradan aydınlanır. Şerif ve Seyid, Kamuran Sipahi adlı kalantor ve üçkâğıtçı bir sendikacının son model Corvette arabasını çalarak şehrin işlek bir caddesinde sürat yaparlar. Şerif arabayı babasının üzerine sürer, Şerif’in babası ile birlikte küçük bir kız da ölür. Arabasının hurdaya dönmesine sinirlenen Kamuran Sipahi, Şerif ve Seyid’e işkence yapması için yeğeni Korat Sipahi’yi görevlendirir. Kamuran Sipahi’nin yeğeni Korat Sipahi ve adamları bu iki genci terk edilmiş bir yere sokarlar Şerif’e defalarca tecavüz ederler ve Seyid’i öldürürler. Şerif’in kaçışının sebebi böylece anlaşılmış olur. Şerif’in pek çok kadınla yaşadığı düzensiz ilişkiler, sevgilisini kemerle dövmesi gibi anormal cinsel ilişki biçimlerinin nedeni anlaşılır. Birkaç kişi tarafından defalarca tecavüz edilen Şerif sağlıklı bir yaşam kuramamaktadır.

Fehime zayıf hafızasının karanlık caddelerinde dolaşıyor. Dolaşırken hayatına dair, tanıdıklarına dair, ailesine dair küçük fragmanlar hatırlıyor, bunlardan bir hafıza inşa etmeye çalışıyor yeniden; ama ertesi gün daha farklı hatırlıyor dün hatırladıklarını. Fehime neden unutuyor? Alzheimer olduğu için mi? Yoksa unutmayı istediği bir yaşamı veya o yaşamın içinde bilincinde derin izler bırakmış bir olayı ve onu hatırlatan her şeyi ve herkesi unutmak için mi? Fehime’ye unutturan Alzheimer hastalığı mı yoksa kuvvetli bir anımsamama isteği mi? Fehime kim?

Evin bahçesindeki manolya ağacı romanın önemli arketiplerinden biridir. Roman ilerledikçe anlarız ki bu ağaz defalarca değişmiştir. Kuruyan ya da yanan manolyanın yerini yeni bir manolya alır ve bu süreç ailenin hayatındaki faklı dönemleri ve kırılmaları simgeleyecek bir biçimde aktarılır. Pek çok bölümde adı geçmektedir. Şerif manolya ağacının dalları ile oynar. Ağaç, Şerif’e beddua eder: ‘’O halde tuttuğun her dal elinde kalsın ve hatta hayatta tutunacak dalı olmayasın Şerif Efendi. Dahası mı? Dehlizlerin içinde dehlizsiz kalasın.’’ Belki de bu yüzden Şerif’in hayatta tutunabileceği hiçbir dalı olmaz.

Roman ilerledikçe Fehime’nin facialarla dolu hayatından bir facia fragmanı daha eklenir ana hikâyeye. Fehime’nin torunlarından Bedia bileklerini keserek intihar etmeyi denemiştir. Ayla bunun sebebinin Bedia’nın sevgilisi Şükrü olduğunu savunur. Ayla’nın tabiriyle Şükrü ayının biridir. Fehime hayatına ait parçalar hatırladıkça onları neden unuttuğunu ya da unutmak istediğini daha iyi anlamaya başlarız.

Bazı bölümlerde politik konulara eğiliyor yazar. Politik zemini arka fon olarak kullanıyor. Zaten bu kadar allak bullak hayatların ortaya çıkmasında sadece bireysel yaşamları kullansaydı roman çok yavan olurdu. İnsan yaşamlarının bu kadar çarpık olmasının bir nedeni de politik ortamın tazyikidir. Sadık TV adlı muhafazakâr televizyon kanalında yayınlanan bir küreselleşme belgeseli bazı bölümlerde arka fon olarak kullanılıyor. Şükrü, Yelkovankuşu’nda çekeceği bir klibin ışık işleri için belediyenin ortak çalıştığı bir şirketin görevlisiyle konuşur, bu görevli Korat Sipahi’dir. Aynı zamanda belediye encümen üyesidir. Burada siyaset-ticaret bağı yüzünden yozlaşan ilişki ağları eleştirilir. Bu arada Yelkovankuşu Belediyesi’nin muhafazakâr bir partinin elinde olduğu vurgulanır. Bireylerin kişisel yaşamlarındaki çarpıklıklar ile siyasi çarpıklıklar arasında bir eşgüdüm olduğu sezdirilmeye çalışılır.

Şükrü ve Bedia meselesine yeniden dönülür. Şükrü, Bedia’ya karşı davranışlarında çok umursamazdır. Şükrü, Bedia’nın sanki bir kalbi yokmuş gibi davranır. Şükrü, Bedia’nın duygularını hiç önemsemiyor. Bu düpedüz kabalık! Bedia, Numen’de bile eski Türk kadınlarının ev içi geleneklerini sürdürür. Şükrü, Bedia’nın farelere karşı bir takıntısının olduğunu fark eder; fakat buna anlam veremez. Romanın pek çok bölümünde fareler arketip olarak yer alıyorlar, şimdilik buna pek bir anlam veremiyoruz; ama ileride aydınlanacağını da düşünüyoruz. Bedia’nın dengesiz davranışları onu toplumdan soyutlar, yalnızlaştırır; fakat kimse onun yaşadığı travmaya dair hiçbir şey bilmemektedir.

Bedia’nın babası gayr-ı meşru bir ilişkinin çocuğudur. Babaannesi onu kendi kocasından değil bir başkasından peydahlamıştır. Bedia’nın babasının gayr-ı meşru bir çocuk olduğu tüm aile tarafından bilinen ancak hiçbir biçimde konuşulmayan bir sırdır. Bu arada babası Bedia’yı taciz etmektedir. Bedia’nın annesi, babasının Bedia’yı taciz ettiğini bilir, görür; fakat belirgin bir tepki veremez. Bu yüzden Bedia’nın çocukluğu tam manasıyla bir kâbus gibi geçer. Bedia’nın hayatının neden bu kadar kötü olduğu şimdi anlaşılır. Bedia’nın travması çocukken yaşadığı baba tacizinin bir ürünüdür. Bedia’nın babasını meydana getiren yanlış ilişkiler ağı genişleyerek ailenin tüm bireylerine sıçramıştır sanki. Yanlış başlayan hayatlar doğru yaşanamaz, doğru yola yönlendirilemez. Bedia, Şükrü ile evlilik dışı bir ilişki yaşamaktadır. Şükrü’den hamile kalır, Şükrü çocuğu istemez. Bedia çocuğu aldırır ve daha sonra bileklerini keserek intihar etmeyi dener; ama başarılı olamaz.

Bedia, Numen’de Dimi adlı biriyle tanışır. Dimi gazetecidir ve ilk özel haberini Bedia üzerine yapmak ister. Bu arada biz de Bedia’nı oldukça başarılı bir genetik bilimci olduğunu anlarız. Ülkesinde çalıştığı üniversiteden atıldıktan sonra Numen‘ e yerleşmiş ve burada işinde çok başarılı olmuştur. Bedia, Dimi’ye kendi bilincini bu röportajla en çıplak haliyle gösterir ve biz de Bedia’nın dünyasına ilk kez bu kadar yalın ve berrak bir biçimde girebiliriz. Dimi, Bedia’ya âşık olmuştur; fakat Bedia dünyayı tüketmiş ve kaçınılmaz sona yaklaşmıştır. Son kez ülkesine dönüp intihar etmeyi düşünür. Buraya kadar anlatılanlara bakarak anlıyoruz ki Bedia Yelkovankuşu’nda kendini yakarak hayata veda etmiştir. Çocukken Yelkovakuşu’nda şahit olduğu yangın ile kendin yakarak öldürmesi arasında mutlak bir ilişki vardır. Bedia, belleğin genetik kısmı üzerine deneyler ve çalışmalar yapar. Fareler üzerinde deneyler yapar. Bedia’nın farelere olan takıntısı burada daha anlaşılır bir hale gelir. Fareler üzerinde yapılan deneylerde alışkanlıkların, belleğin genetik ile yeni kuşaklara aktarılabileceğini keşfeder. Bedia’nın ailesindeki fare takıntısı ve romanda bir arketip olarak pek çok bölümde yer alan fareler anlaşılabilir bir hale gelir. Aile fertleri ile fareler arasında bir analog kurulur. Deneylerde kullanılan fareler hafızayı kuşaktan kuşağa aktarır, Bedia’nın ailesinde de durum buna benzemektedir, Fehime’nin marazi psikolojisi onunla birlikte bütün aileye sirayet etmiştir. Fehime’nin kocasını aldatarak başka bir adamdan Emir’e hamile kalmasıyla başlamıştır her şey. Bütün aile fertleri bu ilk günahın bedelini ödemektedirler belki de. Bu açıdan bakarsak Bedia’nın genetikçi olması bir ödünlemedir. Aslında o ailesinin tüm bireylerine sirayet etmiş marazi yaşam örüntülerinin genetikten kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştırmaktadır. Bu araştırmaları sonunda bulduğu gerçek belleğin yeni kuşaklara devredilebilir bir şey olduğudur. Bedia belki de kendi belleğini aktarmamak için kendini öldürmüştür. Hatta bebeğini aldırmasının arkasındaki gerçek nedenin kendi hafızasını çocuğuna aktarmayı, onu da berbat bir yaşamın içine sürüklemeyi istememesidir diyebiliriz

Şerif, Numen’de meşhur bir rockçı olmuştur. Son parçasının klibini Yelkovankuşu’nda çekmek istemektedir. Bu klip Şerif’in ve ailesinin geçmişinin simgesel olarak bir yansıması olacaktır. Şerif klip çekimiyle ilgilenmesi için Şükrü’yü seçer. Şerif ile Şükrü birbirlerinden pek hoşlanmazlar; fakat Şükrü bu teklifi Bedia’ya olanlar yüzünden bir suçluluk hissettiği için kabul eder. Klibin çekimleri sırasında Korat Sipahi ışık işlerini yapan şirketin sorumlusudur, bu durum kaderin ilginç bir cilvesi olarak mı kabul edilmelidir?

Şerif, Ayla, Bedia’nın babası Emir Bey’dir, anneleri ise Meryem Hanım’dır. Meryem Hanım ile Emir Bey’in inandıkları dinler farklıdır. Emir, Meryem’e tam bir hayvan gibi yaklaşır. Evlendikleri ilk gece Meryem ilişkiye giremez ve kasılır. Emir onu yatağa bağlayarak Meryem’e tecavüz eder. Meryem korkunç bir biçimde kanar ve ölümden döner. Meryem ile Emir’in evlilikleri tam bir kâbustur. Emir, Meryem’i döver ve ona psikolojik şiddet uygular. Anne ve babalarının hayatı ile ilgili öğrenilen her ayrıntı çocukların psikolojik sorunlarını biraz daha aydınlatır. Şerif’in babası Emir’i neden öldürmek istediği, Corvette’i Emir’in üzerine sürerek onu öldürmesinin nedeni, böylece ortaya çıkar. Şerif’in eylemi zalim bir diktatör olan babaya karşı anarşist bir isyan denemesidir ve her anarşist isyan gibi sonuç olarak isyanı başlatana daha fazla zarar vermiştir.

Fehime hatırladıkça ailenin geçmişindeki ayrıntılar yerli yerine oturmaya başlar. Fehime, Halil adlı biriyle onu tanımadan görmeden evlendirilmiştir. Halil çok yaşlıdır. Bir türlü çocukları olmaz. Fehime, Halil Şerbetçi’deki deri imalathanesine gittiğinde sabahları Koçan adlı yerde gezintiye çıkar. Bir gün orada bir adamla tanışır ve onunla yatar. Ondan gebe kalır. Doğan çocuğa da onun adını verir: Emir! Ailedeki tüm bireylerin hayatlarındaki yangının kıvılcımı işte burada atılmıştır.

Hikâyeye yeni karakterle girer. Meryem’in Şenol adlı bir kızı daha vardır. Mehmet adlı biriyle evlenir. Dilara adlı bir kızları olur. Bu kız çok tehlikelidir. Ailenin bütün genetik hafızasını üzerinde taşır. Ailenin fertlerinden öç almayı kafasına koymuştur. Bir gün anneannesi Meryem’in yüzüne karşı ailenin bütün pisliklerini vurur. Meryem kalp krizi geçirerek ölür. Dilara ailenin diğer üyelerinden intikam almak için Bedia’nın ölümünden sonra Ayla’ya ilgi duymaya başlayan Şükrü’yü baştan çıkarıp onunla manolyalı evde yatmayı planlar. Dilara’ya göre bütün çarpıklıkların yurdu bu evdir, o evde Bedia’nın odasında Şükrü ile yatarsa bu bütün yaşananlara karşılık olarak ailesinden intikam alacağını düşünmektedir. Dilara bu yüzden Şükrü’nün teklifini kabul ederek Şerif’in şarkısının klibinde Meryem rolünü oynar. Ayı klipte Ayla da Fehime rolünü oynamaktadır.

Şerif’in babasını öldürürken yanlışlıkla arabayla çiğnediği kız Ebru’dur. Önceki bölümlerde Ebru’nun ablası polisler tarafından işkenceli sorguya alınmıştır. Romanın sonuna kadar Ebru’nun ablasının adı belli olmaz.  Ebru’nun babasının adı Münir’dir. Şerbetçi’deki yangın sendikacı Kamuran tarafından çıkarılmıştır. Emir, kızı Bedia’yı taciz etmekle yetinmemiş, ona tecavüz de etmiştir.

2002 yılının kışında Hemşire Ayla Ford Corvette’i ile yol alırken yolun kenarında işkence edilmiş, yaralı ve çırılçıplak bir kadın bulur. Bu kadın büyük ihtimalle Ebru’nun ablasıdır. Ayla onu kurtarmaya çalışır. Ayla kadını hastaneye götürmez kendi evine götürür. Ayla kendi evinde kadını tedavi etmeye çalışır. Bu kadının hayatı da Şerif’in sürdüğü arabanın altında kalan kardeşi Ebru’nun ölümü ile berbat olmuştur.

ZAMAN

Olaylar bir ailenin üç kuşaklık hayat hikâyesini kapsamaktadır. Tahmini bir rakamla 75 yıllık bir zaman dilimi parçalı bir biçimde anlatılmaktadır. Şerif’in babasını öldürdüğü tarih 1971’dir. Bunu da dolaylı yoldan anlıyoruz. Kamuran Sipahi’nin Corvette’inin 1971 model olduğu söylenir ve birkaç sayfa sonra da bu aracın son model olduğu anlatılır. Biz de bundan hareketle Şerif’in babasını öldürme tarihini belirleyebiliyoruz.

Kitapta Numen adlı emperyalist bir ülke Medar adlı bir ülkeye savaş açmıştır. Romanın basım tarihine bakarak (2004) bu olayın ABD’nin ikinci Irak savaşına atıfta bulunduğunu iddia edebiliriz. Bir hataya sebebiyet vermemek için şunu söylemeliyiz ki bu durum romanda belirgin ifadelerle anlatılmaz, biz bunu aşırı yorum ile metinden çıkarıyoruz.

Kitabın sonunda bir tarih ifadesi daha vardır. Bu ifadede 2002 yılına işaret etmektedir. Bunlar dışında romanda zaman mefhumu üzerine açık ifadeler bulunmamaktadır. Olayın geçtiği zaman değil olaylar ve simgeler üzerinden bir anlatım söz onuşudur. Romanda zaman önemli bir unsur değildir. Zaman unsurundan biraz kırpılmıştır; fakat aynı şeyi yer unsuru için iddia edemeyeceğiz. Romanın geçtiği yerlerin her biri adeta romanın ayrı bir kahramanıdır diyebiliriz.

YER

Numen adlı bir ülke var. Bu ülke ekonomik, kültürel ve toplumsal açıdan oldukça gelişmiş bir ülke. Belki de günümüzün ABD’sini simgeliyor diyebiliriz. Bu ülke Şerif’in kaçıp gittiği ülkedir. Kalantor sendikacı Kamuran Sipahi Numen’de sendikacılık eğitimi almıştır. Bu ülke Medar adlı başka bir ülke ile savaş halindedir. Bizim tahminimizce bu medar ülkesi Irak’tır. Numen savaş halinde olduğu bu ülkenin binlerce askerini ve sivil vatandaşını öldürmüştür. Kitabın basım tarihine bakarak bu ülkenin ABD olduğunu söyleyebiliriz.

Küsuf, ailenin evinin bulunduğu ve aile üyelerinin yaşadığı şehirdir. Romanda hangi ülkenin şehri olduğuna dair bilgi yoktur. Yekovankuşu, Şerbetçi, Koçan bu şehir içindeki mekânlardır. Küsuf şehri romanda ‘’aklın iflas ettiği yer, aklın tarumar olduğu yer’’ olarak tanıtılır.

Kahramanların bahçesinde manolya ağacı olan evleri Yelkovankuşu adlı bir yerdedir. Yelkovankuşu, romanın önemli mekânlarından birisidir. Şerbetçi adında bir yer vardır bunun yakınlarında, burada deri atölyeleri vardır. Dede Halil’in burada bir deri imalathanesi vardır. Şerbetçi’de bir yangın çıkar, Halil bu yangın sırasında ölür, yangın Yelkovankuşu’na da yayılır. Şerbetçi’nin lağımlarından çıkan fareler manolyalı evi istila ederler. Fehime’nin ve belki de Bedia’nın farelere olan takıntıları bu olaydan kaynaklanmaktadır. Romanın adındaki kül ve yel ifadelerini bu bağlamda da okuyabiliriz.

Fehime’nin manolyalı evinin bahçesinde ‘’Dehliz’’ adlı bir yer vardır. Ayla ve Şerif çocukken bu yeri çok merak ederler. Fehime büyüdüklerinde onlara orayı göstereceğine dair söz verir. Fehime ve Ayla Şükrü’yü klip çalışmaları kapsamında dehlize sokar, Şükrü orada kendi benliğinde bir yolculuğa çıkar. Kendine bile itiraf edemediği pek çok şeyi itiraf eder. Dehliz simgesel bir yer, hafızanın dehlizlerine atıfta bulunuyor bence. Hafızaya, belleğe bu kadar takıntılı ve unutmayı istedikleri pek çok yaşantıya sahip bir ailede bu dehliz pek çok şeyi tek başına simgeliyor.

Koçan, ağaçlıklı bir yerdir. Fehime evde daraldıkça burada gezintiye çıkar. Burada tanıştığı Emir adlı biriyle birlikte olur. Ondan doğan çocuğun adını da Emir koyar.

DİL VE ANLATIM

Yazarın şiirsel bir anlatımı var. Pek çok bölümde çağdaş Türk şiirine taş çıkartacak pasajlar var. Devrik cümleleri senfonik bir ehliyetle kullanıyor sanki yazar. Cümlelerde tek bir sözcüğün yeri dahi değiştirilemez. Yazarın bu yapıya ulaşmak için çok uğraştığı açık. Hem eski hem de yeni sözcüklerimizi başarılı bir biçimde kullanıyor yazar. Cümleler tek başına okunduğunda oldukça yalın; fakat bağlamın içinde birlikte çok farklı bir hava sunacak biçimde organize edilmişler, biraz dikkatli bakınca bu daha iyi anlaşılıyor.

Roman yer yer anlaşılmaza uzanacak oranda çözülmesi zor bir metin olarak inşa edilmiş. Bu kötü bir özellik değil. Özellikle son yıllarda ortalama bir ortaokul zekâsına hitap eden bir dille yazılan romanlardan gına geldi. Konusu bakımından bir çoksatar olmaya müsait bir roman; fakat yazar küçük oyunlara tenezzül etmiyor, seviyeyi düşürmüyor. Kül ve Yel romanını anlamak isteyen okur biraz çaba sarf etmek zorunda. Nitelikli okura tam bir muharebe alanı sayfalar. Bu açıdan Müge İplikçi’nin seçimini takdirle karşılamak gerekli.

Roman tekniği bakımından herhangi bir iptidailik tespit edemedik. Yazar bu konuda da tam anlamıyla yetkin. İç monolog, flash back, tekniklerini oldukça başarılı bir biçimde kullanıyor. Kurgu ise sarmal bir özellik taşıyor. Kanımızca bu da romanın konusu ile uyumlu. Doğrusal bir kurgu bu romanı sıkıcı bir hale getirirdi kesinlikle. Yazar Alzheimer hastası bir kadının hayatını anlatmak için en doğru kurgu yöntemini seçmiş. Fehime hatırladıkça geri dönüşlerle birlikte okur istese de olay örgüsünden kopamıyor. Kurgudan kaynaklanan bir sürükleyicilik var. Neymiş? Demek ki sığ çoksatar romanlarda yapıldığı gibi okuyucuyu merakta bırakacak entrikalar kullanılmadan da sürükleyicilik sağlanabiliyormuş!

Psikolojik tahliller oldukça çarpıcı ve gerçekçi. Psikoloji salatası haline getirilmiş Amerikan romanlarından biri değil Kül ve Yel. Kahramanların psikolojik çatışmalarının tamamının hayatta bir karşılığı var. Karakterlerin psikozlarının tamamının realitede karşılıkları var. Örneğin hiçbir karakter sebepsiz yere dengesiz davranışlar sergilemiyor. Yaptıklarının tamamının geçmişte yaşadıkları sorunlu olaylarla bağlantısı var. Ne Şerif’in kompleksi zorlama ne de Bedia’nın dengesizliği…

Romandaki mekânların tasvirleri oldukça ilginç. Örneğin bir mekânı hayalinizde fiziksel olarak canlandırmanıza yardım eden tasvirler değil bunlar; fakat mekânlara bir ruh üfleyen, onları fiziksel özelliklerinden ayırarak romanın yaşayan bir kahramanı haline getiren tasvirler var. Kül ve Yel romanında iç ve dış mekânların tamamının yaşayan bir insandan hiçbir farkı yok sanki. Yazar tasvirleri yeri geldikçe olaylarına akışına uygun yerlerde yapıyor. Biz gereksiz bir tasvir tespit edemedik. Yazar sayfaları tasvirlerle doldurmak yerine Çehov’un sözünü dinleyerek duvara bir tüfek yerleştirdiyse o tüfeği romanın içinde mutlaka patlatıyor. Ayrıntılı betimlenen her yerin, her varlığın romanda bir işlevi var.

SONUÇ

Kül ve Yel aile romanıdır. Bir ailenin üç kuşak içinde yaşadığı her şeyin -ya da hatırlanabilen her şeyin- romanıdır. İnsan ilişkilerindeki çarpıklığın en yalın haliyle önümüze serildiği bir roman bu. Yelkovankuşu ve Şerbetçi’nin sanayileşme sonucunda değişen çehresi, çevrenin değişen çehresinin insan doğası ve psikolojisi üzerinde yarattığı tahribatın romanıdır Kül ve Yel. Kapitalizmin çürüttüğü insanların hayat hikâyesidir bu. Kül ve Yel çürüyen insanla birlikte kaybolan hayatların, bir ömür süren işkencelere dönüşmesinin somut bir biçimde edebiyatın imkânları ölçüsünde ortaya serilmesidir. İnsanın özünün çürümesiyle birlikte fareleşen, hayvanlaşan insanın öyküsüdür bu. Kül ve Yel, ‘’belleğin dehlizlerindeki hafıza sahibi farelerin oratoryosu’’dur.

Kül ve Yel romanda kullanılan önemli simgelerdir. Yangından sonra geriye kalan küldür, yel ise külü dağıtır, bir anlamda kül yangından arta kalan hatıralardır ve yel onları dağıtarak ortadan kaldırır ve unutturur. Kül yangının hafızası, yelin külleri dağıtması ise onun unutulmasını simgelemektedir. Romandaki kahramanların tamamının hayatı bir yangın yerine benzemektedir ve onlar için unutmak yenilenmektir. Bu bağlamda unutmak yeni bir başlangıç yapmanın imkânlarını gerçekçi hale getiren bilişsel bir süreçtir, unutmak ‘’her şey güzel olacak’’ demenin imkânıdır. Buna rağmen hiçbiri unutmayı başaramaz, Fehime bile Alzheimer hastalığına sığınmasına rağmen unutması gereken hatıralarından kurtulamaz. Geçmiş geleceğin mimarıdır, romanın kahramanları geleceğe yürümek ve ‘’her şey güzel olacak’’ mottosunu gerçekleştirmek isterken gittikleri her yerde önlerine geçmişin ayak izleri çıkmaktadır.

Unutmak romanın içinde farklı farklı yerlerde kullanılan kahramanların tamamının gerçekleştirmeye çalıştığı ortak bir eylemsel süreç. Hemen hemen tüm kahramanların unutmak istediği hatıraları var ve onları unutamadıkları için psikolojik travmalar yaşıyorlar. Fehime unutabildiği için Alzheimer oluyor ve bir anlamda daha çetrefil ruhsal karmaşalardan kendini sıyırabiliyor. Bu roman ilk sayfasından son sayfasına kadar unutulmak istenen hayatların romanıdır. Unutulmak istendikçe unutulamayan ve daha fazla kanatan hatıraların romanıdır.

Kül ve Yel, insana, hayata dair bir şeyler okumayı özlemiş okurlar için mükemmel bir kitap. İnsanı tanımak istiyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız. İnsanın her yönüyle ortaya çırılçıplak çıktığı bir roman bu. Zor bir roman. Anlam katmanlarını zahmetsizce açmıyor size; fakat o katmanların içinde arkeolojik kazı yapmaktan entelektüel bir zevk alan okurlara tam anlamıyla bir safari zevki vereceğinden eminim. Eyyy, nitelikli okur neredesin? Geldiysen kapıyı üç kere çal!

Kurgusundan başka hiçbir şeyi olmayan piyasa romanlarının entrika dolu iklimine alışmış okurların bu romandan uzak durması lazım; çünkü o romanların idrak yollarında yarattığı enfeksiyon ile Kül ve Yel’i anlayabilmeleri mümkün değil.

Kül ve Yel, tam manasıyla bir edebiyat söleni!