16 Eylül 2018 Pazar

SİNAN MEYDAN'IN "YÜZYILIN KİTABI, YÜZYILIN LİDERİ" BAĞLAMINDA POPÜLER TARİHÇİLİĞİN ELEŞTİRİSİNE KATKI

Popüler tarihçiler son dönemde gazete köşelerinin ve televizyon ekranlarının vazgeçilmez kişilikleri hâline geldiler. Hemen hemen kalburüstü her gazete kendi ideolojik kimliğine uygun bir popüler tarihçiyi istihdam ederek bu yazarlara yakın tarihin önemli olaylarını yüzeysel ve sığ bir bakış açısıyla işleyen, çoğu zaman tarihe at gözlükleri ile bakan hamasi içerikli ideolojik yazılar yazdırdılar. Aslında at gözlüğüyle bakmanın bile geniş bir bakış açısı sayılabileceğini kavratan bu tarihimsi yazılar bütününün asıl ereğini, tarihin magazinleştirilmesi ya da teşhir etmeye yönelik bir pornografik tarih anlayışı olarak adlandırabiliriz.

Radikal İslamcı kökten gelen gazetelerin yazarları, tarihe çarpık ideolojik bakışlarının bir yansıması olarak Osmanlı ve İslâm tarihinde ne varsa güzel, doğru, iyidir; Cumhuriyet tarihinde ne varsa çirkin, yanlış ve kötüdür mantığına hapsedilmiş sığ bir bakış açısının ürünü olan yazılarla eğitimden yoksun bırakılmış geniş halk kitlelerinin bilincini yönlendirdiler. Tarihin araçsal olarak kullanımı sayesinde kitleleri radikal İslamcı ideolojinin lokomotifine katar ettiler. Vatansız solcuların hâkim olduğu birtakım gazetelerde yazan sözde ezberbozan tarihçiler de "Resmi tarih ile yüzleşiyoruz." yalanı altında Atatürk'e ve Cumhuriyet'e saldırmanın dayanılmaz hafifliğinin hazzıyla kendilerini tatmin ettiler.

Popüler tarihçilik son yıllarda iyice çığırından çıktı. Eline üç beş tane evrak geçiren kimseler ehil olmadıkları hâlde Türk tarihinin önemli bir dönemi hakkında atıp tutma yetkisini kendinde görmeye başladı. Radikal İslamcı ya da Neoliberal Sol'un üzerinde ittifak ettiği tek nokta olan Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı üzerinden, tarihi bir ideolojik aygıt gibi kullanarak kitlelerin bilincini hedef alan bir algı operasyonu yürütüldü. Kemalist Cumhuriyeti ve onun devrimci önderi Mustafa Kemâl'i  aşağılamak Radikal İslâmcı ve Neoliberal Sol tarihçilerin en makbul antrenman sahası hâline gelmişti. Bölücü ve gericilerin ittifak edebildikleri tek nokta şizofrenik boyutlara ulaşacak kadar gerçeklikten kopmuş bir Atatürk düşmanlığıdır. 

İşte tam da bu noktada Sinan Meydan bu birtakım sözde tarihçilere haddini bildiren, bunların ipliğini pazara çıkaran yayınlarıyla önemli bir ihtiyacı karşıladı. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı birtakım sözde tarihçilerin tevil götürmez zırvalarına karşı akıl ve bilimin ışığında, nesnel olması hasebiyle öne çıkan popüler tarihçi tutum ile karşı koymak acil bir ihtiyaçtı. Meydan'ın kitaplarının üst üste baskılar yapmasını bu ihtiyacı karşılamasına bağlıyorum. Bu kitaplar, "Atatürk'e saldırmanın dayanılmaz hafifliği" çağında tarihsel bir temele dayanarak Atatürk'ü ve devrimlerini savunmaya çalışan kimselerin bilgi cephanesini teşkil etmesi nedeniyle, Atatürk ve devrimlerine gönül vermiş halk kitlelerinin bilişsel ihtiyaçlarını büyük oranda karşılıyor. 

Güncele dokunan tarihi olayları ayrıntılarıyla açıklayıp günümüzde yaşadığımız pek çok siyasi olayın tarihî arka planını gözler önüne sererek güncelin daha net bir biçimde anlaşılmasını sağlıyor. Sıcak tarihi gündemin arka planını iyice bilmeyen kimseler için aydınlatıcı bir işlev görüyor Sinan Meydan yazıları. Örneğin Lozan'ın bir hezimet mi ya da zafer mi olduğunu inatla ve sabırla uzun uzun üzerinde durarak anlatıyor. Ankara Antlaşması'na dayanarak Musul'da hak iddia etmeye çalışanların Ankara Antlaşması'nı nasıl deldiklerini anlatıyor. Adnan Menderes'ten demokrat bir kişilik çıkarmaya çalışanların beyhude çabasını Menderes dönemindeki antidemokratik uygulamaları teker teker sıralayarak ayrıntılarıyla listeliyor. 15 Temmuz Darbe Girişimi'nin ideolojik arka planını eşeliyor, FETÖ'nün fikir babası kabul edilen ve sicilli bir Atatürk düşmanı olan Said-i Nursî'nin kitaplarında derin bir kazı yaparak emperyalizmin güdümündeki "haçlı irtica"nın ipliğini pazara çıkarıyor. Ve daha nicesi var bu kitapta.

Sinan Meydan, günümüzde Yeni Ortaçağ karanlığının gittikçe hâkim olduğu bir cehalet ikliminde "Aydınlanma Tarihçiliği" yapıyor. Resmî tarihin yalanlarını ifşa ettiğini iddia ederek piyasa yapan müptezellere ağzının payını veriyor. Yalanlarla Cumhuriyet Devrimi'ni ve Mustafa Kemâl'i karalamaya çalışan yobaz tarihçilere karşı bir aydınlanma şövalyesi gibi tek başına savaşıyor. Öyle cevval bir şövalye ki bu yobaz tarihçiler kendi kanallarındaki televizyon programlarına bile Sinan Meydan ile çıkmayı reddedecek kadar ondan korkuyorlar. Zira Sinan Meydan'ın karşısına çıkıp da tevil götürmez bir zırvayı hakikâtmiş gibi savunmak öyle kapalı devre yandaş kanal programlarındaki gibi kolay olmuyor. Cümle âleme rezil olma garantisi veriyor Meydan! Youtube'da Sinan Meydan'ın verdiği ayarlarla rezil rüsva olan sözde tarihçilerden geçilmiyor. Merak edenler o mecraya bir bakabilir.

Yazar bu kitabıyla da Atatürk ve Cumhuriyet düşmanların hak ettikleri yanıtı veriyor. Sinan Meydan, yeminli Atatürk düşmanlarına seslenerek "Ben bu topraklarda Atatürk düşmanlığının koyu bir cehaletten veya derin bir ihanetten beslendiğini düşünüyorum. Bu topraklarda Atatürk'ü ve eserini gerçekten tanıyan namuslu birinin, eğer ihanet içinde değilse, Atatürk'e düşman olabilmesi imkânsızdır." diyor. Katılmamak elde mi? Bir insanın bu topraklarda yaşayıp da Atatürk ve Cumhuriyet'e düşman olabilmesi için ya zırcahil ya da müseccel bir vatan haini olması gerekir. 

Sinan Meydan'ın Yüzyılın Kitabı adlı eserindeki yazılar daha önce yazarın Sözcü gazetesindeki köşesinde yayınlanan yazıların genişletilmiş ve konularına göre sıraya koyulmuş hâlidir. Esasında bir gazete yazıları toplamı bu kitap; fakat olağan gazete yazılarındaki gibi daldan dala atlamıyor, son birkaç yılın tarihî gündeminin nabzını tutuyor, bu bağlamda belli bir yordamı var kitabın. Yazıların tamamının geniş halk kitlelerinin okuyup anlaması için akıcı ve anlaşılır bir dille, kısa yazıldıklarını söyleyebiliriz. Bir gazetenin tam sayfasının izin verdiği boyutlarda kısa yazılar yazılmış. Sıkılmadan, aksiyon filmi izler gibi bir çırpıda okuyup bitiriyorsunuz kitabı. Böyle dedim diye Yüzyılın Kitabı'nı beş para etmez popüler tarihî kitaplar kategorisine sokmayın sakın! O sığlıkta bir kitap olsaydı çekinmeden bunu söylerdim. Sadece bir tarihçiden beklenmeyecek düzeyde açık, anlaşılır ve sade bir üslupla yazılmış bu kitap. Bir şaşkınlık ifadesi olarak da okuyabilirsiniz bu cümlelelerimi.

Popüler tarih üzerine pek çok kitap okumama rağmen ilk defa bir popüler tarih kitabında "antiemperyalist" sözcüğüne denk gelmiş olmanın şaşkınlığını yaşıyorum. Zira bu kitapta Kurtuluş Savaşı'mızın dünyanın bütün ezilen milletlerine örnek olmuş antiemperyalist bir savaş olduğu tezi hiç çekinmeden savunuluyor. Bu tez, sözde Atatürkçü özde Natotürkçü birtakım kimselere yüz yıl anlatsak da asla anlayamayacakları bir hakikattir. Bu kitabı da bir okusunlar bakalım, belki anlarlar. Yine anlamazlarsa artık ne yapabiliriz ki? Ve tekrar vurgulamak istiyorum: Atatürk'e bir şeyhe bağlanır gibi bağlanan, ondan mitolojik bir kahraman yaratmaya çalışan kimseler, onun esas mirasının akıl ve bilim olduğunu artık kavramalılar. Atatürk tapınılacak bir put değil, tam tersine akıl ve bilimle anlaşılacak tepeden tırnağa her şeyiyle bir "insan" olan kanlı canlı bir "Türk devrimcisi"dir.

Sinan Meydan'ın kitaplarını niçin okumalıyız? Bu kitapları ne amaçla kitlelere tavsiye etmeli, niçin geniş kitleler tarafından okunmasını sağlamalıyız? Bu sorulara ayrıntılı olarak yanıt vermek zorundayız. Son yıllarda iyice pervasızlaşarak Türk milletinin ulusal değerlerine, Atatürk'e ve Cumhuriyet'e hakaret etmeyi marifet belleyen demagojik yobazların tarihçiliğine karşı Aydınlanma Tarihçiliği yapan Sinan Meydan'ın kitaplarının geniş halk kitleleri tarafından derinlemesine okunup anlaşılması büyük bir önem taşıyor. Bu kimselerin sabuklamalarına aldanmamak için Meydan'ın kitapları eleştirel bir gözle okunmalı ve kılı kırk yararcasına irdelenerek kamuoyu tarafından tartışılmalıdır. Bu kimselerin geniş halk kitlelerini aldatmak amacıyla radikal İslâmcı ideolojik at gözlükleriyle yazdıkları kitapların ipliğini pazara çıkarmak için Sinan Meydan kitaplarını okumalıyız ve okutmalıyız.

Bu Yeni Ortaçağ düzeninde ne kadar çok kişiyi hakikâtin ışığıyla aydınlatabilirsek o kadar kârdayız demektir. Bu bağlamda düşünecek olursak ideolojik at gözlüklerinden arındırılmış bir biçimde Cumhuriyet tarihine yönelik hakikâtleri öğrenmek isteyen tüm okurlara Sinan Meydan'ın bu kitabını şiddetle tavsiye ediyorum. Döne döne okuyun! Pişman olmayacaksınız. 

İyi okumalar...

11 Eylül 2018 Salı

"KİR TEORİSİ" BAĞLAMINDA EMPERYALİST KAPİTALİST SİSTEMİN SANAT VE EDEBİYATINA YÖNELİK GERÇEKÇİ ELEŞTİRİ!

"Bu açgözlülük ve para hırsı ortamında, bir tek insanca duygu ya da görüşün lekelenmeden kalması olanaksızdır." Karl Marx

“Halk yaşantısıyla canlı ilişki, kitlelerin kendi yaşam deneyimlerinin ilerici bir tutumla geliştirilmesi –işte budur edebiyatın büyük görevi.” (George Lukacs, Marksist İmgelem)

"İnsanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar." (Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, Çev: Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, 1974, s24)

Bir tarafta entellektüel derinliği ve ufuk açıcı ürünleriyle her dönemde Türk düşüncesine derin ve anlamlı bir katkıda bulunan, kendisi hakkında konuşurken "Profesyonel anlamda Türkiye'deki ezber bozanlar tarikatının şeyh-i ekberidir." dersek nesnel bir durum tahlili yapmış sayılacağımız Yalçın Küçük... Diğer tarafta bir önceki kitabıyla bestseller romanların tahtını, elindeki keskin nesnel eleştiri baltasıyla bir daha onarılması mümkün olmayacak bir biçimde tahrip etmeyi başaran B. Sadık Albayrak... Daha diğer tarafta ise piyasa edebiyatının çelikten zırhını delen yazıları nedeniyle mafyokratik düzenin sözde liberal özde neofaşist kültür mafyası tarafından "itlaf fetvası" ile tehdit edilmesine rağmen yine de susmayan, susturulamayan, sert ve tavizsiz eleştirmen kimliğiyle Taylan Kara...  Düşünce dünyamızın üç "azılı" silahşörü tarafından ortak bir biçimde namluya sürülen bu kitap, kısaca, neoliberal ekonomik sitemin bir üst yapı ürünü olarak tanımlayabileceğimiz postmodern sanatın ve edebiyatın üzerinde, el yapımı, zırh delen mermiler kadar tahrip edici bir etki yaratıyor. 

Sanat ve edebiyattaki mevcut düzeni anlayabilmek için bu düzenin oluşmasına neden olan, bu düzenin devamını sağlayan alt yapı kurumları olarak ekonomi politik nesnel gerçekliğin de doğru olarak tahlil ve tenkit edilmesi gerekmektedir. Öncelikle ekonomi politik bağlamda günümüzün teorik çerçevesi yerli yerine konmalıdır, bu yapılmadan mevcut asrın sanatı ve edebiyatına yönelik yapılacak tüm eleştirel girişimler ve egemenlerin estetik putlarını kırmaya yönelik tüm huruç haraketleri sonuçsuz kalacaktır. Bir sonraki paragrafta bu durumun derin bir tahlilini yapmadan önce temel bir olguya açıklık getirmeliyiz: "Nerede üretim ilişkileri değişmişse orada kültür ve sanat tarzı da değişmiştir." Bu bağlamda düşünecek olursak kapitalizmin üretim tarzında meydana gelen birtakım niceliksel ve niteliksel değişiklikler neticesinde yeni bir kültür ortaya çıkmıştır. 19. ve 20. yüzyıl kapitalizmi üretime dayanan bir kapitalist sistemdi. Onun kültür sanatı da kapitalist gelişmeye paralel olarak modernizmin yarattığı pek çok sanat akımıyla şekillendi. Günümüzde kapitalizm üretime değil finans kapitale dayanıyor. 19. ve 20. yüzyılın üretimle yükselen, bir üretim üssü olan Avrupa devletleri, günümüzde üretimin değil finans kapitalin merkez üssü hâline geldiler. Üretim Avrupa'dan Asya'ya kıtasına kaydı. Dünyanın üretim merkezindeki bu büyük kayma dolayısıyla Avrupa'da neoliberalizm hâkim oldu. Neoliberal politik düzenin hâkim olmasıyla birlikte bu düzenin getirdiği kültürle beslenen yeni bir sanat ve edebiyat anlayışı ortaya çıktı. Neoliberalizmin yarattığı sanat postmodern sanattı. Üretim ilişkilerindeki değişim, dolayısıyla, kültür ve sanatı da değiştirmişti. 

Emperyalist-kapitalist sistem mafyalaşmıştır. 18. yüzyılda toplumun yürütücü motoru olarak ilerici bir görev üstlenen burjuvazi artık çürümüştür. Burjuvazi yüzyılımızın en gerici sınıfı hâline gelmiştir. İşçi sınıfı baskı altındadır. Sömürü katmerlenerek artarken orta sınıf hızla proleterleşmekte, burjuvazi ise ekonomik olarak her geçen gün daha da güçlenerek tekelleşmektedir. Dünyanın her yerinde hukuk tanımayan bir politika egemen olmaya başlamıştır. Devletler arası ilişkiler, diplomasinin sınırları uluslararası hukukla belirlenmiş kurallarına göre değil, silah kullanmaya dayanan bir güç üstünlüğü esasına göre belirlenmektedir. Pek çok ülkede otoriter ya da totaliter rejimler iktidara gelmiştir veya iktidara gelebilecek politik güce ulaşmaya başlamıştır. Twitter üzerinden savaş tehditleri yollama pervasızlığına kadar varan bu irinleşme siyasetinin doğal olarak sanat ve edebiyata da bir yansıması olacaktır. Kir Teorisi kitabının yazarları yukarıda tanımladığımız süreci "tekeliyet" olarak adlandırıyorlar. Yazarlarımız, tekeliyet düzeninde üretilen sanat ve edebiyatın çürümesinin boyutlarını bu kitabı teşkil eden nesnel eleştiri yazılarıyla aksi iddia edilemez bir biçimde kanıtlamaktadır.

Bu noktada Kir Teorisi kitabı yazarlarının görüşlerinin, edebiyatı politik bir gönderisi olmayan saf ve sade bir sanat türü olarak tanımlayıp, edebiyat içinde politik olanın bir yeri ve önemi olmadığını, olmaması gerektiğini savunan kuramsal birikimi yüksek gerizekâlılar tarafından anlaşılamamasını gayet olağan karşılamak gerekiyor. Çünkü onlar için edebiyat, sadece dil içi birtakım yapısal ve imgesel oyunların üretiminden başka bir şey değildir, olmayacaktır. Onlara göre toplumsal-politik bir gönderisi bulunan bir roman sadece politik propaganda aracıdır ve edebî açıdan önemsizdir. Onlara göre bir  edebiyat ürününün gönderisi estetik başarısında gizlidir, başka bir yerde değil! Edebiyata ve genel olarak sanata yönelik bu estetikçi bakış açısı, edebiyatı ve sanatı politik alanın dışına çıkararak ona görece bir özerklik sağlıyor gibi görünse de aslında edebiyatı politik alanın dışında sadece estetik tarafından çepeçevre kuşatılmış bir düşüncesizlik çölüne sürgün ederek etkisizleştirmekte, edebiyatı birtakım yazarların ve şairlerin kişisel estetik amaçlarına dayanan üretiminde soyutlanmış mastürbatif bir eylem mertebesine düşürmektedir. Çünkü "Halkın kendi kaderini tayin hakkını elinden alan siyasal ve toplumsal düzen, aynı zamanda o halkın yaratıcı gücünü de öldürür."dü. (Hegel) Sanat ve Edebiyatı toplumsal köklerinden kopararak soysuzlaştırmak isteyenlerin daima ideolojilerden arındırılmış bir sanat ve edebiyatı savunması bundandır. Bir halkı topyekûn cahilleştirmek isteyen emperyalizmin hücum ettiği ilk mevzi bu yüzden her zaman sanat ve edebiyat cephesi olmaktadır. Bir halkın edebiyat cephesini topyekûn ele geçirmeyen emperyalizm, asıl amacına hiçbir zaman ulaşamayacaktır.

Romanda insanın yok edilişi, insansız bir romanın yaratılışı

Kir Teorisi kitabının en temel tezlerininden biri de Türk ve dünya romanında insanın yok edildiğidir. Peki bu gerçekçi bir tez midir? İrdeleyelim. Son dönemde yazılan romanların büyük çoğunluğunda üreten emekçi kesimlerin hayat hikâyesi anlatılmıyor. Hattâ çoğunda ana karakterler "insan" bile olmuyor. Neoliberal kapitalist sistemin köleleştirdiği tırnak içinde bir insan anlatılıyor artık romanda. Aslında bu tırnak içinde insanların anlatıldığı yeni romanlar bile mevcut nesnel gerçekliği az çok anlatıyor. Daha kötüsü "entellektüel bunalım yaşayan lümpen proleterlerin yaşamını" beşinci sınıf bir iç monolog ve bilinç akışı tekniğini bayağılaştırarak anlatan yazarlar, okurda sanki bir makine tarafından yazılmış algısı yaratan romanlar üretiyorlar. 21. yüzyılın Türk ve dünya edebiyatında roman, artık piyasaya arz edilen, alınıp satılabilir olduğu ölçüde değer taşıyan ticarî bir "mal"dır. Sanat falan değildir, emperyalist kapitalist sistem tarafından etkin bir biçimde kullanılan bir toplum mühendisliği aracı, emperyalist kapitalist güç odaklarının ideolojisini geniş kitlelerin bilincinde meşrulaştırmak için kullanılan ideolojik bir aygıttır. O yüzden romanın insanı anlatması gerekmez, o sadece piyasa edebiyatında, edebiyat mafyasının kârını maksimize etme emeline hizmet etmelidir, bu arada, aynı zamanda, işlediği konular bağlamında da emperyalist kapitalist sistemi meşrulaştırmalıdır. Artık içinde insan olmayan bir roman yazılıyor. Roman, insanı anlatan bir edebiyat türüydü. İnsanı anlatmayan "anlatı"lar nasıl roman olarak tanımlanabilir? Öyle romanlar yazılıyor ki romanın 300 sayfasını okuyorsunuz ve birisi size "Okuduğun romanın konusu nedir?" diye sorsa verebilecek bir yanıtınız olmuyor. Birkaç onurlu yazar ve eleştirmen hariç bu düzenin edebiyatına itiraz eden kimse de çıkmıyor. 

Edebiyat ve sanat degilerinde CIA parmağı 

Kitaptaki pek çok yazıda Saunders'in Parayı Verdi Düdüğü Çaldı adlı kitabına atıfta bulunuluyor. Kitapta, CIA'nın kültür sanat dergilerini kullanarak ne türlü manipülasyonlar yaptığı uzun uzun ve somut nesnel kanıtlarıyla anlatılıyor. Özellikle kapitalist sistemin en zayıf halkasında bulunan, bu bağlamda düşünecek olursak Leninist teoriye göre devrime en müsait coğrafyalarda, bu ülkelerdeki sol aydınları yozlaştırmak için ne tür oyunların geliştirildiği, CIA destekli kültür sanat dergileri ile yürütülen beyin yıkama faaliyetlerinin tamamı ayrıntılarıyla anlatılıyor. Okudukça hayretler içinde kalıyorsunuz. (Kültür sanat dünyasında ne gibi dolapların döndüğünü bilenler pek hayret etmiyorlar ama yine de okunası bir kitaptır Saunders'in kitabı.) Ve tam da bu noktada zihninizde şu soru belirmeye başlıyor: Avrupa'da bu faaliyetleri yürüterek Avrupa'nın toplumcu gerçekçi temellere dayanan edebiyatını ve Avrupa solunu çürüten CIA, ülkemizde hangi yayınevleri, hangi dergiler aracılığıyla toplumcu gerçekçi Türk edebiyatını ve Türk solunu yozlaştırıyor? Birtakım edebiyat ödüllerini 99 yıllığına kiralayan sözde sol görünümlü yayınevlerinin bu alandaki işlevi nedir? Hangi şair ve yazarlar CIA'dan teşvik primi alarak çalışıyor? Okudukça aklınızda çok haklı sorular belirmeye başlıyor. Edebiyat ve sanatın sadece edebiyat ve sanattan ibaret olmadığını, ideolojiden en uzakmış gibi görüneninin bile arkasında birtakım kirli güçlerin emellerine hizmet eden örtük bir ideolojik ajandanın varlığını anlıyorsunuz. Emperyalist-kapitalist sistemin kurduğu hegemonyanın sadece politik alanla sınırlı olduğunu düşünen saf salaklardansanız size pek bir sey anlatmayacak bu kitap; fakat bu kitabı okudukça mafyalaşan emperyalist-kapitalist sistemin hegemon olduğu bir dünyada hiçbir şeyin saf, sade ve temiz kalamayacağını anlayacaksınız. Ve burada asıl ve yakıcı soruyu değişik bir dille tekrar sormak gerekiyor: Türkiye'de günümüz edebiyat ve sanatını egemenliği altına alan birtakım sol görünümlü fakat CIA destekli yayınevleri ve dergiler hangileridir? Kimler sanat ve edebiyat dünyasında sol bir görüntü altında düşman ordusuna askerlik yapıyor? 

Piyasa edebiyatının "niteliksiz" ödüllerindeki kepazelikler

Taylan Kara'nın ülkemizdeki edebiyat ödülleri ile ilgili yazılarını, televizyon programlarını ve etkinliklerini ilgiyle ve hayretle takip ediyorum. Önceleri bu yazıları okurken ya da televizyon programlarını, etkinlik video kayıtlarını izlerken "Amaaann hepimizin bildiği sırlar işte!" diyerek kayıtsızca takip ediyordum. Birkaç yazı sonra Sherlock Holmes gibi iz süren Taylan Kara'nın somut verilere dayanarak desteklediği argümanlarını okuyup dinleyip doğruluklarını iki kere teyit ettirdikten sonra Kara'nın anlattıklarının hepimizin bildiği sırlardan olmadığını, Kara'nın bize yeni yeni sırlar fısıldadığını anlıyoruz. Ben bile bu kadarının olabileceğini düşünmüyordum. Edebiyat ödüllerinde dönen birtakım dönme dolapların nedeninin, en fazla "körler sağırlar birbirini ağırlar" tarzıyla birbirine ödül verip duran, Attilâ İlhan'ın tabiriyle söylemek gerekirse, küçük "edebiyat çeteleri" tarzında örgütlenmeler olduğunu düşünüyordum. Kazın ayağı öyle değilmiş! Ne çirkeflikler, ne bayağılıklar... Aklınız duracak! Kir Teorisi kitabında bu konu üzerine Taylan Kara tarafından yazılan hemen hemen bütün yazılar derlenmiş. Hepsini toplu olarak okuyunca daha etkili oluyor. Okumanızı tavsiye ederim. Allah kimseyi Taylan Kara'nın diline düşürecek kadar küçültmesin!!! Beddua niyetine de okunabilir.

Kitap eklerinde tekelleşen "eleştirmeyenlik" kurumunun anatomisi

2004 yılında üniversiteye girdiğim günden beri kitap eklerini düzenli bir biçimde takip ediyorum. Bu süre zarfında Cumhuriyet Kitap'ın sadece birkaç sayısını kaçırmışımdır belki de. Diğer gazetelerin verdiği ekleri de ara sıra takip ediyorum. Sol'un gazete olarak çıkarıldığı dönemde her çarşamba günü Sol Kitap ekinin de her sayısını okudum. Maalesef artık çıkarılmıyor! Aydınlık Kitap ekini çıktığı günden beri aralıksız okuyorum. Aralarında bir karşılaştırma yapacak olursam, birkaç saçmalaması dışında, (Bakınız: Selim İleri söyleşisi, yıllarca FETÖ gazetesinde yazmış bir müptezeli Aydınlık Kitap'a kapak yaptılar!!!) Aydınlık Kitap eki açık ara farkla nitelik bakımından diğerlerinden daha iyidir diyebilirim. En azından birkaç haftada bir ciddi eleştirel yazılar okuyabiliyoruz kendisinde. Hattâ son haftalarda durumu iyice toparladılar gibi diyebilirim, ciddi anlamda eleştirel ve oylumlu yazılarla karşılıyor bizi Aydınlık Kitap. Kir Teorisi'nde diğer kitap ekleri hakkında yazılanların tamamına katılıyorum. Gerçekten de artık okunamaz bir hâle geldiler. Meselâ kitap eklerinde tanıtılan herhangi bir kitap hakkındaki yazıyı kopyalayıp yapıştırın, daha sonra kitap ve yazar adını değiştirip başka bir kitap ekine yollayın, bunu sürekli yeni çıkan kitaplar üzerindeki aynı çalışmayla tekrarlayın, bu kopyala yapıştır yazı emin olun ki birkaç kitap ekinde sorunsuzca yayınlanacaktır. Hem de defalarca! Kitap eklerinin tamamında belirgin bir kültürel yozlaşma gözleniyor. Reklam geliri için atmayacakları takla kalmamış. Özellikle İlhan Selçuk döneminde zevkle okuduğum Cumhuriyet Kitap ekinde inkâr edilemez bir kültürel yozlaşma var. Cumhuriyet gazetesinin tarihsel birikimini ve etik çizgisini inkâr eden, inkâr etmeyi bir yana bırakalım bu tarihsel birikime açıkça söven birtakım yazarların-şairlerin kitaplarını bile tanıtıyorlar artık. Üstelik düzenli takip etmeme rağmen son 5 yılda Cumhuriyet Kitap ekinde yayınlanmış tek bir ciddi eleştirel yazı okumadım. Cumhuriyet Kitap ekinde, bütün kariyeri cumhuriyet değerlerine ve Kemalizm'e küfretmek üzerine kurulmuş yazar ve şairlerin kitapları övülüyor artık. Akıl almaz işler bunlar; ama Kir Teorisi kitabını okudukça bu işlerin ne menem işler olduğunu anlayabiliyorsunuz ve "akıl almaz işler" olarak tanımladığınız işlerin hiç de öyle akıl almayacak şeyler olmadığını kavrıyorsunuz.

Kekeleyen 2000'ler şiirinin eleştirisi 

2000'ler şiiri üzerine onlarca oylumlu yazı yazıldı. Yıllardır bu şiirin eleştirisi yapılıyor. Daha da yazılacak. Hâlbuki asıl eleştirilmesi gereken 2000'ler şiirinin birtakım arızî nitelikleri değil, mevcut şiir ortamının kemiksizliği, şairlerin toplumsal olana duyarsızlaşması, kendi egosunun hayranı ruh hastası ya da cinsi sapık tiplerin dergilerde, kitap eklerinde, gazetelerde "büyük şair" olarak afişe edilmesi olmalıdır. Garabetin boyutlarına yönelik kendi yaşantımdan bir örnek sunmak istiyorum: Türkiye'nin sayılı şiir dergilerinden birinde ülkemizin "her yerde yazan meşhur bir şairi" hakkında kısa, etkisiz, eleştirmeyen, hatta yer yer onu öven bir yazı yayınlıyorum. Bu yazıda şiir ile ilgilenen bir lise talebesinin dahi bildiği, Attilâ İlhan'a ait olan bir dizeyi -hatta bir şiir kitabına ad da olmuştur- Cemal Süreya'ya hamlederek aktarıyorum ve sosyal bir deney yapıyorum. Sonuç? Bir Allah'ın kulu da "Bu dize Cemal Süreya dizesi değil behey cahil!" diye itiraz etmiyor. Neden? Çünkü kimse kimseyi okumuyor. Okusa mutlaka görecek oradaki tahrifi. Ama okumuyor. O "her yerde yazan meşhur şair" de kendi hakkında yazılmış bu yazıyı okumuyor. Ya da daha kötüsü yazıda kendisi övüldüğü için bu bariz hataya ses etmiyor, övücüsünü ürkütmüyor. 

Bu noktada şunu söylemek istiyorum ki B. Sadık Albayrak'ın 2000'ler şiiri hakkında yazdığı yazının altına imzamı atıyorum; fakat şunu da söylemeden geçmek istemiyorum: O yazıdaki tezlerin tamamı olağan bir şiir ortamında, olağan ve oldukça başarılı bir şiir eleştirisi olarak tanımlanabilirdi, bu açıdan bakarsak şiirimizi geliştirici bir işlev de üstlenebilirdi; oysa bu irinleşmiş şiir ortamında o yazının pek bir işe yarayacağını zannetmiyorum, zira muhtemelen yazıda isimlerini anarak eleştirdiğiniz şairler dahi o yazıyı okumayacak!!!
Aydın-sızlaşma

50'li yıllardan başlayarak Kemalist devrimini yitiren ve basiretsiz politikacıların elinde oyuncak hâline gelerek bir köle gibi Atlantik sistemine bağlanan Türkiye'de, bu durumu daha da geliştirmek ve devamlılığını sağlamak için, organik aydınları yok etme süreci emperyalizmin temel programlarından biriydi. Akla hayale gelecek her çeşit fiili ya da psikolojik savaş yöntemi kullanılarak koskoca bir ülke kademe kademe aydınsızlaştırıldı. Aydınlanmadan zerre nasibini almamış kerameti kendinden menkul tipler "entellektüel, kanaat önderi" sıfatlarıyla topluma pompalandı. Emperyalizm, bizatihi kendi desteğiyle bu ülkede birtakım vatansız solcuları, natotürkçüleri, kraliçenin islamcılarını ya da neoislamcıları "üretti". Sol görünümlü olmasına rağmen emperyalizmin çıkarına hizmet eden bir vatansız solcular kuşağı yaratıldı. Türk milliyetçiliğinin tarihsel birikimine aykırı bir yol tutturan, "milli bağımsızlık" ilkesini ağzına almayan, yönünü Ötüken'e değil Washington'a dönmüş bir natotürkçüler kuşağı yaratıldı. Aynı şekilde CIA destekli tarikat-cemaat yurtlarında kendi ülkesine karşı cihad edebilecek kadar vatan ve millet bilincinden nasibini almamış neoislamcılar türetildi. Ülkenin gerçek aydın birikimi katledilirken yukarıda saydığımız, emperyalizmin etki ajanı olarak görevlendirilmiş sözde aydınlar birtakım fonlarla desteklendi, piyasaya "entellektüel ya da kanaat önderi" etiketiyle pazarlandı. Jean Paul Sartre'ın dediği gibi "Bu asimile edilmiş toplumlarda sözde düşünür ve sözde aydınlar vardır; gerçek düşünür ve gerçek aydınlar değil."

Mafyalaşan emperyalist kapitalist sistem bir ülkeyi topyekûn teslim almak istiyorsa ilk yapması gereken o ülkenin aydınlarını yok etmektir. 80 darbesinden bu güne kadar bu ülkenin en seçkin aydınları ya öldürüldü ya da hapislerde çürütüldü. Sadece 90'li yılların karanlığında kaybettiğimiz aydınlarımız bile, tek başına, harap olmuş bir ülkeyi ayağa kaldıracak kadar donanımlı entellektüel kadrolardı. 90'lı yıllarda öldürülen aydınlarımızdan bir kadro kurup istediğimiz Orta Afrika ülkesine göndersek 10 yılda o ülkeyi dünyada parmakla gösterilen bir ülke haline getirirlerdi! Hepsini hunharca katlettiler. Sadece öldürdüler mi? Tabii ki hayır! Diri diri yaktılar, daha ne olsun!!! Bir kısmına da hapislerden hapis beğendirdiler. Öyle aydınlarımız var ki beş farklı kuşakla hapis yatma onuruna eriştiler. En son Silivri zindanlarında, ülkede ne kadar emperyalizm karşıtı sol, sosyalist, devrimci, vatansever, ulusalcı, Kemalist, milliyetçi, laik aydın varsa uydurma delillere ve yalancı tanıkların düzmece ifadelerine dayanarak hapsettiler.  Kimilerini ise soysuzlaştırmak için her türlü sermaye aracını en etkin biçimde kullandılar. Parayla satın aldılar. Dönekleştirdiler. Emperyalizme karşı savaşırken sivrilen pek çok genç beyni burs verip kendi ülkelerinde eğiterek mankurtlaştırdılar. Öyle ki ABD'ye gitmeden önce bağımsızlıkçı sosyalist bir çizgide ilerleyerek yükselen bu gençler döndüklerinde neoliberal solun Türkiye acenteliğine alçalmışlardı. Soros çocuklarının tamamı bu familyadandır. Bir kısmını da bakanlıklarda danışmanlık kadrolarında görevlendirip yüksek maaşlarla ya da çok satan sermaye gazetelerinde köşe yazarlıkları ile kandırıp devşirdiler. Sonuç olarak her türlü baskı, zulüm ve teşvik aracı kullanılarak Türkiye aydınsızlaştırıldı.
"Aydın, reddeden, hayal eden, kuran insandır." (S. 183); fakat bu ülkede emperyalizme biat etmeyen, reddeden, özgürce hayal eden, bağımsız bir düşünce sistemi kurabilen aydının tohumları bile yok etmek için ne gerekiyorsa misliyle yaptılar. Türkiye'nin son 38 yıllık tarihi bir "aydın soykırımı" tarihidir!!! "Sadece son 38 yıl mı?" diye soranlar olacaktır muhtemelen. Haklısınız sevgili kardeşlerim! Kesinlikle katılıyorum size!!!

Kitapta yukarıda kısaca özetlemek zorunda kaldığımız aydınsızlaştırma sürecinin çıkış yolu da açık ifade edilmektedir. Yeni aydınlarımıza insanlığın büyük aydınlanma birikimi yol gösterici olarak sunulmaktadır ki bu fikre katılmamak elde değil. Bu kirli düzenden çıkış yolunun kökleri aydınlanma felsefesinde gizlidir.
"Ey Solcu, 
Batı, aynı zamanda Aydınlanma Çağıdır. 
Ey Solcu, aydınlanmacı yazar ve filozofların hepsi materyalisttir.
Aydınlanma Çağı, Batı'da ay tutulmasını yaşamaktadır. 
Ey Solcu, şimdi dünyanın aydınlanmacı görevlerinin hepsi, senin omuzlarındadır. Aydınlanmacı Batı, senin hâlâ hazinen'dir." (Kir Teorisi, s. 58)

Sonuç

Kir Teorisi kitabındaki yazılar soyu tüketilen nesnel eleştiri damarımızın hâlâ atmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu iyi... Fakat bu üç yazarın da emperyalist kapitalist sistemin edebiyatını tanımlamak için farklı kavramlar kullanıyor olması konuya hâkim olmayan okurlar açısından sıkıntı yaratabilir. Örneğin Yalçın Küçük'ün "küfür romanları, kir edebiyatı, tekeliyet" olarak tanımladığı düzene B Sadık Albayrak "sistem edebiyatı", Taylan Kara ise "piyasa edebiyatı" diyor. Yazıların bazılarında bu kavram sıkıntısı belirgin. Sanıyorum ki, daha önce gazete, dergi ve internet sitelerinde yayınlanan bu yazılar Kir Teorisi bağlamında yeniden güncellenmeliydi; fakat bu yapılmadı. Bu kötü... Umuyorum ki ileride bu ve bunun gibi kavramsal karışıklıklar da giderilecektir. Birkaç yazım hatası dışında kitaptaki titiz editör emeğini de görmezden gelmemeliyiz diye düşünüyorum. Kitabın boyutundan tutalım kapağına kadar tamamında bu editör emeğini görebiliyoruz. Bu da iyi...

Kir Teorisi kitabı yazılmasaydı ne olurdu? Her sene, edebi işlevine inanıldığı için değil de yasak savar gibi yahut yayınevleri için rutin bir işkence olarak yayınlanan eleştiri kitapları arasında Kir Teorisi'nin ayırt edici özelliği nedir? Yayınlanmasaydı ne kaybederdik? Bütün bu sorularınıza kitaptan aldığım bir bölüm ile yanıt vereceğim: "Pisler, kir'i, temizlik sanıyorlar. Kocaoğlanlar, aptallığı, zekâ biliyorlar. Fakat, çok şükür, henüz tükenmedik. Hâlâ, bu kir savaşının, insanlık onurumuza bir saldırı olduğunu gören ve bilenlerin sayısı az değildir; tepkilerinden anlıyoruz." (Kir Teorisi, s. 65)

Kitabın son yazısı olan "Sahipsiz Gerçek Çağırıyor"da B Sadık Albayrak, metropollerin duvarlarına sprey boyalarla madde madde yazılası bir yeni gerçekçi edebiyat bildirisi sunuyor bize. Bir kuplecik sunuyorum sadece. Tadı damağınızda kalsın ki Kir Teorisi'ni alıp okuyasınız: "Sömürücü sermaye diktatörlüğüne son vermek ve bu çarkın vesilesi, vidası, megafonu olanları alaşağı etmek, çektirdiği acıların hesabını sormak için gerçek bizi kendine sahip çıkmaya çağırıyor."

* Kir Teorisi, Yalçın Küçük, B. Sadık Albayrak, Taylan Kara, Doğu Kitabevi, 439s, 2018 

15 Mart 2018 Perşembe

BARIŞ ERDOĞAN'IN "TEŞBİH TANELERİNİ" TANE TANE ÇEKERKEN...

Eskiden, Cumhuriyet gazetesinin gerçekten bir gazete olduğu dönemlerde, genellikle gazetenin ikinci sayfasında "Olaylar ve Görüşler" başlığı ile birtakım düşünsel ve eleştirel yazılar yayınlanırdı. Her yazı alanında uzman bir yazar tarafından kaleme alınırdı ve o yazıyı okuduğunuzda, sözgelimi, gündemdeki herhangi bir politik veya kültürel meseleye bakışınız eskisine nazaran daha da derinleşirdi. Bu yazıların birçoğu deneme üslubuyla kaleme alınır, böylece makalenin o sıkıcı ve ağır bilimsel üslubu okuru bunaltmazdı. Şimdi öyle değil maalesef. 

Aynı dönemlerde yine Cumhuriyet gazetesinde edebiyatçılar köşe de yazardı. Gazetede ve kitap ekinde Oktay Akbal, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Eyüboğlu, Salah Birsel, Vedat Günyol, Tahsin Yücel, Emin Özdemir, Adnan Binyazar gibi nitelikli edebiyatçılarımız deneme türünün en muhteşem örneklerini bir gazete köşesine sığdırarak bize ulaştırırlardı. Dehşetengiz bir sefalet içinde geçen öğrencilik hayatımda bile, sırf o denemeleri okumanın tarif olunamaz hazzına erebilmek için simit paramı o zamanın en pahalı gazetelerinden biri olan Cumhuriyet gazetesini satan bayiye yatırmakta bir an bile tereddüt etmezdim. Şimdi yine öyle değil maalesef.

Zaman içinde nitelikli edebiyat da nitelikli edebiyatçılar da gazete köşelerinden silindiler. Aslını söylemek gerekirse bu silinme eylemi doğal süreçlerle de olmadı. Bir ülkeyi topyekûn bir cehalete teslim etmeyi amaç edinmiş neoliberal kültürel piyasanın habis inşacıları tarafından cebren ve hile ile siliniverdiler. Şimdi gazetelerde edebiyat üzerine deneme yazıları yayınlanan yazar-şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Olanlar da çoğu zaman siyaset yazıları ile haftalık köşelerini, güncel siyasetin çıkmaz sokaklarında halkı biraz daha alıklaştırmanın bir aracı haline getirerek heba etmek zorunda kalıyorlar.

Çok karamsar bir tablo mu çizdim size? Sanmıyorum. Buraya kadar anlattıklarım, bence, gerçekçi bir durum tespiti ya da nesnel koşulların yarattığı acımasız gerçekliğin natüralist bir betimlemesi olarak tanımlanabilir. Umutsuzluğa mahal vermeden biraz da aydınlatıcı bir umudu yeşertelim öyleyse. Şimdi size okumaktan zevk aldığım bir kitaptan söz edeceğim. Hatta keşke çıkar çıkmaz edinip okusaydım dediğim bir kitaptan... Öğrencilik yıllarımda, gazetelerde denemelerini okuduğum o usta edebiyatçıların denemelerinin bana verdiği entellektüel lezzeti yeniden dimağımda yaratan bir kitaptan... Bu yüzden, maalesef, pek de tarafsız olmayacağım bu yazıda. Size Barış Erdoğan'ın Teşbih Taneleri adlı denemeler kitabından söz edeceğim, eski bir tanışla yıllar sonra aynı mahalle kahvesinde karşılaşmış bir yaren gibi.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki Teşbih Taneleri'ndeki denemeler bir gazete köşesine sığmayacak kadar uzun, günlük yazıya harcanmayacak oranda bir edebiyatçı emeği, her okumada farklı bir lezzet bırakacak düzeyde oylumludur. Temposu çok yüksek denemeler var kitapta. Bir an olsun kendinizi bir önceki paragraftaki atıfa veya yoruma bırakırsanız geri dönüp denemeyi yeni baştan okumak zorunda kalabilirsiniz. Huysuz bir at gibi aylak okuru hemen sırtından atıyor bu denemeler. Ritmiyle okurun zihnini dinç ve diri tutuyor. 

Hüseyin Kalyan, Teşbih Taneleri hakkında şöyle diyor: "Burada öyle zarif bir üslup, öyle engin bir şefkat ve öyle kuvvetli bir sadâkat var ki edebiyâta karşı; yüksek, ziyâdesiyle yüksek bir dikkatle okumazsanız bu kitabı, uhdesindeki bir çok şedit ve uyandırıcı taşlamayı gözden kaçırabilirsiniz." Kesinlikle katılıyorum bu cümlelere. Teşbih Taneleri'nde dikkatli okuyucuların gözünden asla kaçmayacak zekâ ürünü iğnelemeler var. Her aklı başında şairin okuduktan sonra kendine çeki düzen vereceği şiir içi eleştirel tespitler var. Eleştirilmeyi seven şairleri muazzam bir entellektüel zevk bekliyor. Aynı zamanda bir işaret fişeği olmuş bu kitap. Teşbih Taneleri, "Ey şuara! Bu güne kadar şiiri sevdirmek için ne yaptın?" sorusuna karşılık olarak yazılmış bir kitap gibi geldi bana. Barış Erdoğan, bu kitapla şiir sevgisini arttırmak için elinden geleni yapıyor ve bu soruyu da fiili olarak yanıtlamış bulunuyor.

Barış Erdoğan, Teşbih Taneleri'nde daldan dala da atlıyor. Her atlayışta farklı bir dalın meyvesini füzyon mutfağının orijinal teknikleriyle tabaklayıp önünüze koyuyor. Lezzetini birden önünüze sunmuyor ama edebi lezzetini sunmak için sizden birazcık da olsa gurmelik bekliyor bu kitap. Çağın hızlı okumalıklarıyla bilinci dumura uğratılmış avamî okura kolayca lezzetini tattırmıyor, çok nazlı mübârek! Bir anlık dalgınlıkları da affetmeyen bir yapıda yazılmış denemeler. Lafı uzatmadan, meramını en kısa ve en vurucu cümlelerle aktarmaya çalışmış Barış Erdoğan. Okurken asla sıkılmıyor, bir film sahneleri gibi gözünüzün önünden akıp giden paragrafları her paragrafta yeni bir bilgiyi belleğinize atıp ferahlayarak okuma heyecanınıza yeni parçalar ekliyorsunuz.

Bir yandan kitabı çabucak bitirmek için ara vermeksizin denemeleri okuyorsunuz, bir taraftan da bu güzel kitap ve denemeler çabucak bitmesin istiyorsunuz. Böyle yaman bir okuma çelişkisi içinde kıvranırken nasıl olsa bu güzel denemeleri bir kere daha yeni baştan okuyabileceğinizi düşünerek içinizi rahatlatıyorsunuz. Sahi içiniz rahatlıyor mu bunu düşününce? Benim rahatladı. Umarım ki sizin de rahatlayacaktır. Yaşama olan inancınızı arttıran bu denemeleri okumak sizi mutlaka rahatlatacak. Geleceğe yönelik umut algınızı çoğaltacak. Yoğun iş hayatının sıkıntısının silinip gittiğini göreceksiniz okudukça. 45 dakikalık bunaltıcı bir metro yolculuğunda bu denemelerin dünyasına daldığınız zaman kendinizi bir sahil kasabasının dinginliğinde, "serin serviler altında" çayınızı yudumlarken bulacaksınız. 

Bu kitabı özellikle lise öğrencilerine tavsiye ediyorum. Hani okurken "Yahu bu paragrafların bir sonu yok mu?" dediğiniz o uzun paragraf sorularını daha rahat bir biçimde çözmek istiyorsanız bol bol deneme okumanızı tavsiye ederim. Denemenin de kalitelisini okumak lâzım tabii ki. İnsanı düşünceden düşünceye taşıyan denemeler, ufku genişleten denemeler okumak sizi uzun paragraf sorularına karşı hazırlıklı kılacak ve böylece girdiğiniz kitle sınavlarındaki paragraf sorularında daha başarılı olabileceksiniz. Sıkı bir deneme okuru olmayı başarabilirseniz, sınavlarda karşınıza çıkan o bitmez tükenmez uzunluklardaki paragraf soruları sizin için artık o kadar da uzun olmayacak. Barış Erdoğan'ın Teşbih Taneleri adlı deneme kitabı, bence, sizin için bulunmaz bir başlangıç kitabı olacaktır. 

Barış Erdoğan, kitabında deneme türünün kurucu babaları olan Montaigne ve Bacon'a sık sık atıfta bulunuyor. Aynı biçimde ekresiyetle deneme türünün ülkemizdeki kurucu babalarına da selâm gönderiyor. Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Nermi Uygur ve Salah Birsel'in sık sık adı geçiyor denemelerde. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz ki Barış Erdoğan Teşbih Taneleri'ndeki denemelerde "Deneme türünü tanımak için kimleri okumalıyız?" sorusuna da naif bir yanıt veriyor. Deneme türünü tanımak isteyen yahut bu türe ilgi duyan okurlar için hatırı sayılır bir okuma listesi de sunuyor denemelerin içinde. Denemelerin içinde saklı bulunan bu okuma listesini deneme türünü tanımak isteyen ya da deneme türünü okumaktan zevk alan okurlar için ana hatları çizen bir yol haritası olarak tanımlayabiliriz. 

Deneme, Aydınlanma'nın yarattığı bir düz yazı türüdür. Deneme türünün gelişmesi Aydınlanma felsefesinin toplumsal siyasal ve kültürel hayatta mevziler kazanmasıyla olmuştur. Gerilemesi de Aydınlanma felsefesinin gerilemesiyle doğru orantılıdır. Aydınlanma felsefesinin her geçen gün yeni bir mevzisini kaybettiği günümüzde deneme türüne sarılmak, başka bir açıdan bakacak olursak, Aydınlanmaya ve insancıl bir yaşama sarılmakla eşdeğer olacaktır. Bu bağlamda düşünecek olursak daha fazla aydınlanmak için daha fazla deneme okumalıyız. Deneme türünün sunduğu düşünsel özgürlüğü kullanan yazarların fikirleriyle deryalara dalıp derinliklerden yeni ve özgün fikirler çıkarmalıyız. Aksi takdirde aydınlık bir hayata kast eden bu kör karanlık kazanacak ve dünyamızı yaşanmaz bir hale getirecek. Terra Tenebris'de (Karanlık Gezegen) yaşamak istemiyorsak daha fazla ve kaliteli deneme üretmeli, üretilen bu denemelerin geniş okur kitleleri tarafından okunup anlaşılmasını sağlamalıyız. Şimdilik elimizden ancak bu geliyor.

17 Nisan 2017 Pazartesi

DERSAADETTE SABAH CESETLERİ - MUSTAFA FIRAT "TARİHİ BİR POPÜLER KÜLTÜR NESNESİ OLARAK YENİDEN YARATMAK"

Lukacs, romanı "alçalmış, yüceliğini yitirmiş bir dünyada gerçek değerlerin aranışı" olarak tanımlıyor. Katılıyorum. Lukacs'ı "bir Macar köylüsü" olarak tanımlayan "derin entelektüel (!) romancılarımız" için bu söylem pek bir anlam ifade etmiyor; fakat Lucacs'ı roman sanatının kuramsal sınırları içinde nitelikli bilimsel araştırmalar yapmış bir edebiyat eleştirmeni olarak tanımlayan bizler için bu söylem oldukça anlamlı bir söylemdir. Roman bu alçalmış, yüceliğini yitirmiş dünyada bize gerçek değerleri arayanların hikâyelerini anlatmalı. Tüm değerlerin aşındığı bir yüzyılda roman, insansal değerleri bize yeniden öğretebilmeli diye düşünüyorum. Yüzyılımızın makbul romanları bu ideolojik gerekçeyle yazılmıyor maalesef. Bu ideolojik gerekçeyi biraz olsun ciddiye alarak yazılan romanlar da makbul roman statüsünde listelenmiyor. Bu bilinçli bir seçilim. Neoliberal düzende çürüyen insansal değerler, piyasayı besleyen ve güçlendiren olgulardandır ve piyasanın bütün ekonomik silahları kullanılarak bu olguların eleştirilmesine asla imkân verilmemelidir. Romanda bile olsa piyasanın aleyhindeki hiçbir harekete asla müsamaha gösterilmemeli, egemenlerin onaylamadığı bir fikri tezli olarak işleyen romanlar piyasanın bütün entelektüel aklı harekete geçirilerek önemsizleştirilmedir. 

Tarihi konu alan popüler romanlara her zaman şüphe ile bakmışımdır. Aklı başında, bilinçli okurların tamamı da tarihi konu alan popüler romanlara mesafeli yaklaşır. Bunun temel gerekçesi ise "O tarihi romanda kimin tarihsel gerçekliği, nasıl bir bakış açısıyla anlatılmaktadır?" sorusuna makul bir yanıt verilememesidir. Açık konuşalım, tarihi romanlar özellikle son yıllarda toplumsal bilinçte ideolojik bir kuşatmayı tamamlamak için yazınsal ideolojik propaganda araçları olarak kullanılıyor. Son yıllarda birilerinin politik çıkarlarına hizmet etmek amacıyla, tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak kullanarak egemen sınıfların politikalarını meşrulaştırmayı amaçlayan ve birileri tarafından görevlendirilmiş kalemşor nitelikli romancılar türedi. O kadar çoklar ki birkaç namuslu eleştirmenin kişisel çabalarıyla bunların tarihi roman kavramı üzerinde yarattığı muazzam tahribatı onarabilmesi neredeyse imkânsız hale gelmiştir.  

Tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak yeniden üreten romanların büyük çoğunluğu egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden, egemen sınıfların çarpık ideolojik aklının tarihsel ön kabullerini topluma dayatmak için yazılmış ucuz propaganda araçlarıdır ve inanılmaz derecede sığdırlar. Bu romanların bir kısmı ise ezilen sınıfların perspektifinden tarihe bakarak, tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak yeniden üretirler. Bunlar da ilkindeki romanlar gibi oldukça sığdır; fakat bunlardaki sığlık okuru daha da seviyesizleştirerek cahilleştirmek amacıyla değil, cahil kitleleri daha da aydınlatabilmek için kitlenin düzeyine inmek amacıyla yönelinen geçici bir pratik önlemdir. Mustafa Fırat, Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanında halkı bir kurtuluş mücadelesi veren Türk milletinin çerçevesinden döneme bakarak tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak yaratmaya çalışırken egemenlerin safında değil ezilenlerin safında yer almayı tercih ediyor.  

Tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak romana taşımak oldukça güç bir iş. Bunu kabul ediyorum. Hatta hatta tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak romana taşırken yukarıda eleştirdiğimiz sığlık çukuruna düşmeden bunu yapabilmek neredeyse imkânsız bir şey. Genel olarak tarihi romanlara baktığımızda bu sığlık çukuruna düşmeyenlerin tezli tarihi romanlar olduğunu görüyoruz. Kemal Tahir'in romanlarını bunlara örnek olarak gösterebiliriz. Yahut Turgut Özakman'nın yarım asırlık ağır işçiliğinin ürünü olan romanları da bu kategoride sayabiliriz. Sığlık çukuruna düşenlerin örneklerini göstermeye gerek bile duymuyorum, merak edenler herhangi bir kitabevine gidip çok satanlar raflarına bir göz atabilirler. Mustafa Fırat'ın Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanını tezli tarihi romanlara yakın bir statüde listeleyebiliriz; çünkü yazar bu romanında sığlık çukuruna düşmeden, yalın bir anlatımla, hikâyede sarkmalara mahal vermeden derdini anlatmayı başarabilmiştir.

Gerçekle bağlantısını yitiren roman an itibariyle Türkiye'de çökmüştür. Edebiyatta postmodern sabuklamaların devri artık kapanmıştır. Bundan sonraki süreçte nesnel gerçeklikle hiçbir bağı bulunmayan bu postmodern romanlar ancak bir baharat olarak edebiyat ortamımızı renklendirebilir. 80'li yıllarda etkin olarak edebiyat piyasasına girmeye başlayan ve 2000'li yıllarda romanımız üzerinde mutlak hâkimiyetini kuran, bu hâkimiyetini sığ kitap ekleri ve popüler edebiyat dergileri ile sağlamlaştıran postmodernizmin zirveden düşüşü başlamıştır. Okur, nesnel gerçeklikle bağlantısı olmayan bu zırvalara artık tamah etmiyor. Rağbet de göstermiyor. İlk baskısı matbaadan yüz bin olarak çıkan fakat ikinci baskı yüzü göremeyen postmodern romanlar çağına geçiş yaptık. Gerçekle olan bağlantısını tamamen yitirmiş romanlar Gezi sonrası toplumsal ortamımızın estetik bilincine yeterli gelmiyor. Toplumsal bir tezi olmayan, çarpık politik gerçekliğe edebi olarak müdahale edemeyen romanlar artık tarihe karıştı. Tarihi tahrif etmek için yazılan postmodern soslu popüler tarih romanları da artık işlevini yitirmiştir. Toplum, o romanlarda verilen sulandırılmış tarihi artık hazmedemiyor. 

Mustafa Fırat, Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanını bunun bilincinde olarak yazmış. Romanın ayakları gerçeğe basıyor. Yazar dönemin toplumsal gerçekliğini edebi alanda yeniden yaratarak başarılı bir dönem romanı yazıyor. Gerçek hayatta yaşamış, politik mücadeleleriyle döneme damgasını vurmuş kişiler ile hayali roman kahramanlarını başarılı bir biçimde aynı hikâyede buluşturacak biçimde sağlam bir hikâye ile anlatısının yapısını kurmuş. Doğru arsaya sağlam bir temel atmış. Postmodern popüler tarih romanlarının ön kabullerine itibar etmeden, 19. yüzyılın klasik roman kurgusunu da kullanarak başarılı bir iş çıkarmış. Hikâyeyi gereksiz ayrıntılara boğarak sarkıtmadan meramını anlatmış. Mustafa Fırat'ın romanı boğazımızda kekremsi bir tat bırakan kupaj şaraplara benzemiyor, öküzgözü ile boğazkere üzümlerini birbirine karıştırıp ikisinin de tadını taşımayan bir ucube yaratmak yerine her iki üzümü de tek tek sunarak ikisinin de aromasını en güzel biçimde ortaya koymasını tercih ediyor. Sade, yalın; fakat bir o kadar da kişilik sahibi ve çarpıcı bir roman bu! Emsallerine benzemiyor, benzemek de istemiyor. Benzemeye ihtiyaç da duymuyor. 

Son yıllarda yayınlanan polisiye romanların büyük çoğunluğunda "şiddet pornosu" yoğun bir biçimde kullanıldı. Akla hayale gelmedik öldürme biçimleri icat edildi. Şiddetin en ağır hâli natüralistlerin de ötesine geçecek bir açıklık ve acımasızlıkla romanda sergilendi. Şiddet, romanda başrolü kaptı, bir anlamda hikâye ve kurgudan rol çalarak anlatının merkezine oturdu. Aynı olgu cinsellik için de söz konusu. Polisiye romanların satışını arttırmak için akla hayale gelmedik cinsel birleşme sahneleri kullanılarak polisiye romanlar ve cinsellik soysuzlaştırıldı. Şiddet pornosu ile insan bedeni şeyleştirildi, soysuz cinsel içerikler ile doğal bir insanî ilişki biçimi olan cinsellik metalaştırıldı. Mustafa Fırat bu tuzağa da düşmüyor. Nitelikli bir seri katili olan Dersaadette Sabah Cesetleri, şiddet pornosu ile insan bedeninin şeyleşmesine ve insan cinselliğinin metalaştırılmasına hizmet etmiyor.

Tarihi konu alan romanlar söz konusu olduğunda politik eleştiriyi göz ardı ederek o romanı incelemeye çalışmak bize somut ve nesnel veriler sunsa bile yapılan eleştiri bu açıdan eksik kalacaktır. Şimdi de Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanı politik açıdan değerlendirelim: Antiemperyalist savaşın dünyadaki en büyük pratik örneklerinden biri olarak gösterilen Kurtuluş Savaşı'mızın hazırlık safhasını teşkil eden mütareke dönemini tarihsel art alanına yerleştiren bir roman bu günün egemenlerinin edebiyat cangılında geçer akçe değildir. Çok satarlar listesinde asla yer almayacak, kitap eklerinin sattırgan övüştürmenleri tarafından hiçbir zaman el üstünde tutulmayacak, piyasanın edebiyat mafyalarının rantiye kitabevlerindeki kiralık raflarda kör parmağım gözüne misali sergilenmeyecek bir roman bu. Belki de bu yüzden, aynı zamanda okunası bir polisiye romandır Dersaadette Sabah Cesetleri. Şimdi ise asıl soruyu sormamızın vaktidir: Makbul sınıfların ideolojik sığlığını, dolap beygiri misali sürekli aynı temalar etrafında eşinen bir üretim çarkıyla yaratan ve semirten bu sözde edebiyat cangılında, Dersaadette Sabah Cesetleri'nin şansı nedir?

Düşük hacmi ve akıcılığıyla bu cangılın ürünlerine benzemesine rağmen içerik ve yazarın içeriği ele alışındaki organik aydının yerli bakış açısı bakımından piyasanın sığ ürünlerinden ayrılıyor bu kitap. Yazarın tutumu bu noktada bizim için çok önemlidir. Birincisi; yazar, bu kitabını tarihsel olarak milli bir travmanın rantını yemek için mi yazmıştır? El cevap: Hayır! Neden hayır? Çünkü bugünün modası Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın haklı gerekçelere dayandığını vurgulayan bir roman yazarak tarihimizle övünmek değil, "tarihimizle yüzleşmek" adı altında Ulusal Kurtuluş Savaşı ve onu zaferle sonuçlandıran kurmay kadroyu yerden yere vurmaktır. İkincisi; yazar, bu kitabı yazarken kendi meramını mı anlatmayı amaçlamıştır; yoksa emperyalizmin kültür komiserlerini memnun edecek bir biçimde neoliberal kültür mafyasının tarihsel tezlerine yapay edebi kanıtlar üretmek için mi bu romanı yazmıştır? 2017 Türkiye'sinde, neoosmanlı safsatalarının fikir ortamını cebren esir aldığı bir politik iklimde, 1. Emperyalist Savaş'tan mağlup olarak çıkmış, yangın yerinden hiçbir farkı olmayan bir devlet karikatürü olarak Osmanlı'nın mütareke dönemindeki acziyetini açıkça ortaya koyan bir roman yazmak, bu davranışındaki cüretkârlığın farkında dahi olamayarak, üstüne üstlük bir de bu romanı bastırmak asla ama asla cezasız bırakılmayacaktır. Antiemperyalist bir "vatan savaşı" olan Kurtuluş Savaşı'mıza yönelik alerjilerini hiçbir ortamda saklamayan neoliberal vatansız solun eleştirmen sıfatlı kalemşorları bu cüreti, hiç olmazsa "sukût suikastı"na maruz bırakarak, asla cezasız komayacaktır. Bekleyip göreceğiz. 

Hâlbuki tarihsel bağlamda bir ibret laboratuvarı olarak adlandırabileceğimiz Mütareke Dönemi, polisiye romancılarımız için tükenmez bir kaynak sunmaktadır; fakat yukarıda da bahsetmiş olduğumuz politik sebepler yüzünden nitelikli edebiyat adamlarımız bu alanda kalem oynatmaktan çekinmektedirler. Balkan ve Trablusgarp Savaşları ile başlayan, Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın sonuna kadar geçen tarihsel süreç, polisiye romancılarımız için tükenmez bir kaynaktır. Bu dönemde yaşanan gerçek olaylar, polisiye bir kurgu ile ve nitelikli yazarlarımız elinden çıkan romanlar aracılığıyla günümüz okuruna aktarılabilir. Piyasanın köşe başlarına hakim olan bir avuç vatansızın oluşturmaya çalıştığı sakat algıya inat, Türk okuru bu tarz romanlara olan açlığını her fırsatta ortaya koymaktadır. Geçmişte Turgut Özakman'nın romanlarının yakaladığı satış başarısı bunu tartışılmaz bir biçimde kanıtlamıştır. Polisiye romancılarımız, dar bir çerçeveyi teşkil eden İstanbul burjuvazisinin aşk-cinayet-tutku eksenli gerçek hayatı yansılamayan zorlama hikâyelerinden esinlenerek romanlar yazmak yerine tarihsel ve politik gerçekliği hinterlandına alan, yaşanmış olayları profesyonelce kurgulayan tarihsel-politik polisiye romanlar yazmalıdırlar. Okur, bu romanlara açlığını her fırsatta ortaya koyuyor. Günümüzde yaşanan politik olaylardan bile esinlenerek -abartmıyorum- binlerce polisiye roman konusu çıkarılabilir. Türk okuruna soruyorum bu soruyu: Burjuvazinin işçi ve köylü sınıfını aşağılamayı amaçlayan ideolojik gözlüğüyle üretilmiş, katili ya hizmetçi ya da uşak çıkan polisiye romanlar okumaktan sıkılmadınız mı? Ben çok sıkıldım.

Siz de çok sıkıldıysanız seri katili hizmetçi ya da uşak çıkmayan bir polisiye roman olarak Mustafa Fırat'ın Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanını okuyabilirsiniz. "Bir Ali Canib Polisiyesi" alt başlığıyla yayınlanan bu romanın çok yakın bir zamanda devamının da geleceğine inanıyorum. Bakalım, bir sonraki kitapta, Mütareke Dönemi'nin vatansever ve acar komiseri Ali Canib, seri katillerin hakkından nasıl gelecek? Bekleyip birlikte göreceğiz.

*Dersaadette Sabah Cesetleri, Mustafa Fırat, Mühür Kitaplığı, 2016

19 Aralık 2016 Pazartesi

TÜRK EDEBİYATININ İLK PSİKOLOJİK ROMANI: MEHMET RAUF'UN EYLÜL'Ü

HAYATI

12 Ağustos 1875'te İstanbul'da doğdu. Hafız Ahmet Efendi'nin oğludur. İlk öğrenimine Deftar Mahalle Mektebi'nde başlar. Daha sonra Eyüp Rüştiyesi'ne gider. Oradan da Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'ne geçer. Mezun olduktan sonra babasının isteğiyle Heybeliada Mekteb-i Bahriye'ye (Askeri Deniz Lisesi) başlar. 1893 yılında Bahriye Mektebi'ni bitirir. Staj için Girit'e ve Almanya'ya gönderilir. Bu sıralar babası vefat eder. Askeri okulda aldığı çağdaş batılı eğitimin de desteğiyle Fransızca ve İngilizce öğrenir. Edebi okumalar yapmaya başlar. Tiyatroya da ilgi duyar.

Stajını bitirip İstanbul'a döndüğünde bir elçilik gemisinin irtibat subaylığına atanır. İtalyan Elçiliği gemisinin personelinden birisinin karısına âşık olur. Bu aşk uzun süre onu oyalar ve harap eder. Edebiyat camiasına yakınlaşmaya başlar. Tevfik Fikret ve Halid Ziya ile dost olur. Hüseyin Cahit Yalçın ile tanışır. 1896'da Servet-i Fünûn dergisinde toplanırlar, böylece Mehmet Rauf Servet-i Fünûn topluluğuna katılır.

Tevfik Fikret'in halasının kızı olan Ayşe Sermet Hanım ile evlenir. Bu evliliğinden iki çocuğu olur. Meşrutiyet'in ilanından sonra askerlik mesleğinden ayrılmak zorunda kalır. Zambak adlı yarı pornografik romanının kovuşturmaya uğraması ve bu romanı yüzünden mahkûm olması askerlikten ayrılmasına sebep olur. 1910'da Ayşe Sermet Hanım'dan ayrılır. Zambak romanını okuyup etkilenen zengin bir hanım olan Besime Hanım'ın evlilik teklifine hayır diyemez. Onunla evlenir. Bir süre maddi sıkıntı çekmeden Besime Hanım ile yaşar; fakat bu evlilik uzun sürmez ve ayrılırlar. Bu evlilikten de bir çocuğu olur. Daha sonra yine yapıtlarını okuyarak kendisinden etkilenen Muazzez Hanım ile evlenir.

Askerlikten ayrıldıktan sonra yazarak geçinmeye çalışan Mehmet Rauf maddi sıkıntılar çeker. Mahâsin ve Süs adında iki kadın dergisi çıkarır. Bu dergilerde moda ve kadın kıyafetleri ile ilgili yazılar kaleme alır. Tabloid kadın dergileri çıkararak bir süre daha geçimini sağlamaya çalışır; fakat bu pek mümkün olmaz. Yaşamının son yıllarında maddi sıkıntılar ile boğuşur. İsmet İnönü'nün yardımı ile kendisine bir aylık bağlanır. 1927'de hastalanır ve dört yıl yatalak bir hasta durumunda hayatını sürdürür. 23 Aralık 1931'de vefat eder. Maçka Mezarlığına gömülür.

ESERLERİ

ROMAN: Garâm-ı Şebâb (1896), Eylül (1900), Serap (1909), Genç Kız Kalbi (1912), Bir Aşkın Tarihi (1912), Menekşe  (1913), Ferdâ-yı Garâm (1913), Yara (1915), Karanfil ve Yasemin (1921), Böğürtlen (1926), Son Yıldız (1927), Define (1927), Kan Damlası (1928), Halâs (1929)

HİKÂYE: İhtizar (1909), Âşıkâne (1909), Son Emel (1913), Hanımlar Arasında (1914), Kadın İsterse (1919), Üç Hikâye (1919), İlk Temas, İlk Zevk (1919), Pervaneler Gibi (1920), Safo ve Karmen (1920), Aşk Kadını (1924), Gözlerin Aşkı (1924), Eski Aşk Geceleri (1927),

TİYATRO: Pençe (1909), Cidal (1911), İki Kuvvet (1912), Yağmurdan Doluya (1919), Ferdi ve Şürekâsı (1909- Halid Ziya romanından uyarlama)

MENSUR ŞİİR: Siyah İnciler (1909), Sonbahar (Basılmamış)

SANATI

Mehmet Rauf yazmaya çocuk yaşlarda başlamıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarında roman ve tiyatroya ilgi duymuş hatta bir polisiye roman yazmaya da kalkmıştır. Tanzimat Edebiyatı şair ve yazarlarının eserlerini okuyarak kendini geliştirmiş,  bunun yanı sıra askeri okuldayken öğrendiği Fransızca'nın da yardımıyla Fransız edebiyatından yazarların eserlerini de okumuştur. Çocukluk ve ilk gençliğinde hastalık ölçüsünde bir okuma tutkunu olan yazar, küçük edebi denemeler de yaparak yazı hayatına giriş yapmıştır. Halid Ziya'nın onu keşfetmesi ile edebiyat camiasına dahil olmuştur. Halid Ziya'nın desteği ile ilk eserleri dergilerde yayınlanmıştır.

Mehmet Rauf'un yazarlığı üzerinde Halid Ziya'nın etkisi büyüktür. Rauf, ilk yıllarında Halid Ziya etkisinde kalmasına rağmen sonraki yıllarda kendi sesini bulmuş, edebiyatımızda değişik bir üslupla kendi tarzını yaratarak yerini almıştır. Mehmet Rauf'un düz yazıda Halid Ziya'dan şiirde ise Cenap Şahabettin'den etkilendiği söylenir. Okuduğu Fransız yazarlarından da etkilenen Mehmet Rauf'da daha çok Alphonse Daudet, Gustave Flaubert, Emile Zola'nın etkisi görülür.

Yazarın ilk dönem eserlerinde belirgin bir Halid Ziya etkisi görülmesine rağmen en verimli dönemi olarak kabul edilen 1896-1901 arası dönemde kendi sesini bulmuştur. Bu dönem aynı zamanda yazarın ev verimli devresi olarak kabul edilir. Yazar bu dönemde Eylül'ü yazarak büyük bir ün kazanmıştır. Eylül romanındaki derin psikolojik tahliller döneminde çok büyük bir ilgi uyandırır. Mehmet Rauf, Eylül romanıyla "ilk psikolojik roman"ımızı yazmış olması nedeniyle edebiyat tarihimize geçer. Roman konusu bakımından da büyük bir ilgi uyandırır. Platonik sınırları aşamayan yasak bir aşkı işlemesi Eylül romanına olan ilgiyi arttırır. 1901 sonrası dönem ise yazar için pek verimli geçmez. Bu dönemde Mehmet Rauf başarılı eserler ortaya koyamaz. Romanda Eylül'ü, mensur şiirde ise Siyah İnciler'i aşamaz. Edebi sermayesini tüketir.

Mehmet Rauf roman ve hikâyelerinde sosyopatik bir takıntı ölçüsünde kadın erkek ilişkilerine odaklanır. Roman ve hikâyelerinde aşk ve kadın konularını işler. Kadın ruhunun derinliklerine nüfuz eden psikolojik tahliller içeren romanlar yazması, dil ve anlatımındaki başarısızlığına rağmen Mehmet Rauf'un romanlarına olan ilgiyi azaltmaz. Mehmet Rauf, metalaştırılan cinsel içerikle sürümden kazanmaya odaklı hastalıklı bestseller kafasının ürünü olan romanların ilk örneklerinden birini de vermiştir. Zambak adlı yarı pornografik bir roman yazmıştır. Yüksek bir satış oranı yakalayan bu roman yazarına yüklü bir para da kazandırır. Fakat bu roman yüzünden kovuşturmaya uğrar, hüküm giyer. Askerlik mesleğinden ayrılmasına bu romanın vesile olduğu söylenir. (Yüz yıllık bir gelişim sürecinden sonra bile romanımızın günümüzde "pornografi=satış" denkleminin sığ çizgisini aşamamış olması ülkemizdeki entellektüel gelişim adına bir utanç kaynağıdır.)

Mehmet Rauf'un ikinci takıntısı ise müziktir. Yapıtların mutlaka klasik batı müziğinden söz eder. Eylül'de de böyledir. Yazarın üçüncü ve en önemli takıntısı da psikolojidir. Ruh tahlilleri Mehmet Rauf romanının temel yapı malzemesidir. Rauf, roman ve hikâyelerinde kişi kadrosunu dar tutar. Mehmet Rauf'un roman ve hikâyelerinde az sayıda kişi arasında geçen olaylar görülür, hikâye ve romanlarında olay kısmı oldukça zayıf bırakılmış psikolojik tahliller ise ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Böylece yazar romanlarında bol bol psikolojik inceleme yapma imkânı bulur. Sayfalar süren psikolojik betimlemeler Mehmet Rauf romanının adeta alamet-i farikasıdır.

Mehmet Rauf tiyatro ile de ilgilenmiştir. Halid Ziya'nın Ferdi ve Şürekâsı adlı romanını tiyatroya uyarlamıştır. Bu uyarlama çalışması dışında telif ürünler de vermiştir; fakat bu ürünlerinde başarılı olamamıştır. Tiyatro eserleri sahneye konulacak bir yapıda değildir. Daha çok roman gibi okumak için yazılmıştır. Mehmet Rauf'un tiyatro eserleri sahne tekniği bakımından oldukça zayıf ve başarısız eserlerdir.

Mehmet Rauf'un Eylül adlı romanı Gustave Flaubert'in  Madame Bovary'sinin Osmanlı Türkiye'sine özgü orijinal bir kopyasıdır. Bu yargımız yanlış anlaşılmasın, Eylül romanı tamamen orijinal bir romandır; fakat yazarın Flaubert ve Madame Bovary etkisinde kalarak bu romanı kaleme aldığı da bariz bir gerçektir. Eylül romanı Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edilmiştir. Roman bir dergide tefrika edildiği için romanın sonu Madame Bovary gibi cinsel birleşme ve yıkım ile değil bize özgü aşk acısı ve melodramatik bir ölüm ile bitirilmiştir. Romanın böyle bitmesinin sebebi olarak romanın tefrikası sırasında Servet-i Fünûn dergisine sağanak gibi yağan mektupları gösterebiliriz. Eylül romanı dergide tefrika edildiği dönemde neredeyse bir memleket meselesi haline gelmiş Suad ve Necip'in aşklarının nasıl sonuçlanacağı İstanbul'da kitlesel olarak tartışılmıştır. Romanın sonunun bir anda gelişen bir yangın sahnesi ile getirilmiş olmasını yazarın bu toplumsal baskıdan dolayı otosansüre başvurmasına bağlayabiliriz. Aşk-ı Memnû yüzünden Halid Ziya'ya yönelen baskı ve tehditleri göz önünde bulunduracak olursak Mehmet Rauf'un böyle bir melodramatik sonla romanını şıpınişi bitirivermesinin nedenini daha iyi anlayabiliriz.

TANZİMAT ROMANINDAN SERVET-İ FÜNÛN ROMANINA...

Servet-i Fünûn döneminde roman teknik bakımdan önemli bir gelişme gösterir. Hikâye ve roman, anlatım teknikleri bakımından Tanzimat romancılarına göre batılı edebi hikâye ve roman teorisine daha vakıf olan Servet-i Fünûn romancıları tarafından geliştirilmiştir. Servet-i Fünûn romanının tekniği sağlamdır; roman kurgusu neredeyse mükemmele yakın, diyaloglar daha yetkindir. Romana konu olan olaylar silsilesi sarkmalara mahal vermeyecek düzeyde sadeleşmiş bunun yanı sıra da Tanzimat romanının tam tersine yazar metnin içinde kendini gizlemeyi başarabilmiştir. Tanzimat romanında yazar romanı aniden kesip ilgili konu hakkında ansiklopedik bilgiler aktaran gereksiz ve abartılı didaktik tiradlar atarken Servet-i Fünûn romanında buna rastlanmaz. "Batılı anlamda ilk Türk romanı" (Halid Ziya Uşaklıgıl, Aşk-ı Memnû) bu dönemde yazılmıştır. Kısa hikâyenin de ilk örnekleri bu dönemde verilmiştir.

Servet-i Fünûn romanı psikolojik derinliği olan romanların yazıldığı bir dönemdir. İnsan ruhunun derinliklerine doğru inen yazarlar romanlarında kahramanların psikolojisini derinlemesine inceleme imkânına erişmiştir. Romanlarda kahramanların ruh durumlarının tahlilleri derinlemesine yapılır, bu ruhsal durumların yarattığı sosyal yaşamın betimlemesi ise ayrıntılı olarak ortaya serilir. Servet-i Fünûn romanı Tanzimat romanına göre karakter yaratma konusunda daha başarılıdır. Tanzimat romanında tipolojik özellikler gösteren roman ve hikâye kahramanları Servet-i Fünûn romanlarında ete kemiğe bürünür, sofistike kişiliklere sahip karakterler bu dönem romanında sık gözlenir. Bazı hikâye ve romanlarda orta sınıf ve yoksul insanların yaşamı işlenmesine rağmen Servet-i Fünûn hikâye ve romanında ağırlıklı olarak İstanbul ve çevresinde yaşayan, dönemin ekonomik ve toplumsal koşullarını göz önünde bulundurarak söylemek gerekirse, Osmanlı aristokrasisi ve yeni gelişen ticaret burjuvazisine mensup kişilerin yaşamı anlatılır. Psikolojik romanın ilk örneği de bu dönemde ortaya çıkar. (Mehmet Rauf, Eylül)

Tanzimat dönen romanlarında geleneksel Türk yaşantısının kalıpları içinde tanımlanan kadın Servet-i Fünûn romanında bu edilgen konumundan sıyrılarak aile ve toplum yaşantısında etkin olarak yer alan bir toplumsal özne haline gelmeye başlar. Öncülünü yüzeysel olarak İntibah'ta gördüğümüz Tanzimat'ın "femme fatale"i Mehpeyker, Servet-i Fünûn döneminde gelişip derinleşerek Aşk-ı Memnû'nun Bihter'ine dönüşür. Batılılaşmanın toplumsal hayatta yarattığı dönüşümler romana da yansır. Servet-i Fünûn romanında kadın toplumsal gerçekliğin romana bir yansıması olarak daha etkin bir konuma yükselir.

Servet-i Fünûn romanında toplumsal ve siyasi olaylara yer verilmemiştir. Ayrıca Tanzimat romanında gözlenen, yazarların politik mevzilenmelerini yansıtan romantik devrimci tutumlar ve milliyetçi politik refleksler Servet-i Fünûn romanında gözlenmemektedir. Romanda politik bir tutum sahibi olmamanın da bir politik tutum olduğunu düşünecek olursak Servet-i Fünûn romancılarının bu davranışlarının sebeplerini dönemin toplumsal ve siyasi koşullarında aramalıyız. Edebi alan üzerindeki politik baskılar Tanzimat'ın ikinci dönem sanatçılarından başlayarak ortaya çıkar. Bu bağlamda tarihsel süreci inceleyecek olursak şu acı gerçek ile karşı karşıya kalırız: Tanzimat'ı yaratan Jön Türkler kuşağının tamamı adlî ve siyasi soruşturmalar ile tasfiye edilmiş, öldürülmüş (Mithat Paşa), sürgün edilmiş (Namık Kemal) veya yıldırılmıştır. Burada Sergüzeşt'i yazdıktan sonra Sâmipaşazâde Sezâi'nin başına gelenleri hatırlamakta fayda vardır. Sezâi, Sergüzeşt'i yazdıktan sonra hafiyeler tarafından izlemeye alınmış, bu baskıya dayanmayan Sezâi yurt dışına kaçmak zorunda bırakılmıştır.

Servet-i Fünûn romancıları bu ve buna benzer politik baskı örnekleri yüzünden "eşyanın tabiatına" uyarak insanın en temel güdüsü olan hayatta kalma güdüsü gereği daha pasif bir politik tutum geliştirmek zorunda kalmışlardır. Buna rağmen Servet-i Fünûn romancılarını dönemin baskıcı politik ortamına karşı devrimci bir politik tutum geliştiremedikleri için eleştirel bir biçimde yargılamak, onların bu pasif tutumuna karşı ağır ithamlarda bulunmak bilimsel bir yaklaşım olmayacaktır. Göreceli olarak daha özgür bir ortamda yazabilen bugünün yazarlarının "burun" sözcüğünü dahi kullanmaktan korkarak yazı yazmak zorunda bırakılan bir dönemin yazarlarını pasif politik tutumlarından dolayı yargılama lüksü olamaz.

Dönemin politik baskıları yüzünden edebiyata daha fazla eğilme imkânı bulan, entellektüel birikim ve düşünsel enerjilerini politikadan çok edebiyata yönlendiren Servet-i Fünûn sanatçıları edebi anlamda Tanzimat Dönemi yazarlarından daha yetkin ürünler ortaya koyabilmelerine rağmen eserlerindeki toplumsal eleştiri damarı uysallaştırılmıştır. Servet-i Fünûn romanında Tanzimat romanına göre daha bireysel temalar işlenmiştir. Bunda sanatsal endişelere dayanan yazarların bireysel tercihlerinden çok dönemin politik iktidarının edebiyat, sanat, basın üzerindeki ağır baskıcı uygulamaları etkili olmuştur. Bir başka açıdan bakacak olursak Halid Ziya gibi bir romancının yetişmesini sağlayan işte bu baskıcı politik ortamdır. "Batılı anlamda ilk roman"ımızı yazan Halid Ziya'yı yaratan bu toplumsal gerçekliktir. Bir anlamda dönemin yazarları politik olanla aşırı derecede meşgul olarak yaratıcı enerjilerini o alanda harcamak yerine bu yaratıcı enerjiyi edebi alanda harcamışlardır, bunun sonucu olarak da politik alanın içinde aktif bir devrimci siyasi mücadele veren Tanzimat yazarlarına göre daha yetkin edebi yapıtlar üretebilmişlerdir.

Servet-i Fünûn romanının dili ve anlatımı Tanzimat romanına göre daha ağırdır. Servet-i Fünûn romancıları çetrefilli Arapça - Farsça tamlama ve terkipler kullanmışlardır. Hatta hatta yaşanılan dönemde günlük hayatta kullanılmayan sadece lügatlerde yaşayan kelimeleri bile kullanmışlardır. Bu bağlamda düşünecek olursak Servet-i Fünûn romanının dili günlük hayatta kullanılan dilden kopuktur. Ağır ve süslüdür. Servet-i Fünûn edebiyatının "salon edebiyatı" olarak adlandırılmasının bir sebebi de budur. Roman tekniğindeki yetkinliği dil ve anlatım ile de desteklemek için dile ayrı bir önem vermişlerdir. Özellikle Halid Ziya dil kullanımına ayrı bir özen göstermiş, döneminde üslupçu bir yazar olarak öne çıkmıştır. Fakat aynı yargıyı Mehmet Rauf için söylemek güçtür. Mehmet Rauf dile gereken özeni göstermez, belirgin bir üsluba da sahip değildir.

Buna rağmen Servet-i Fünûn romanı Tanzimat romanının  tarihsel olarak ardılıdır. Tanzimat kuşağının ikinci dönemini teşkil eden romancılar -Recâizâde Mahmut Ekrem, Sâmipaşazâde Sezâi- Servet-i Fünûn romancılarını hazırlayan ortamı yaratmışlardır. Tevfik Fikret'i Servet-i Fünûn dergisinin başına getirip edebiyata ilgi duyan gençleri bu dergi etrafında toplayarak bir anlamda Servet-i Fünûn Edebiyatı'nın vaftiz babalığını yapan kişi Recâizâde Mahmut Ekrem'dir. Servet-i Fünûn romanı onların açtığı gedikten edebi olana ait alanın içine sızmış, Servet-i Fünûn dönemi romancıları Tanzimat Dönemi romancılarının hatalarından ders alarak roman teorisi alanında yükselmiş ve dönemin nesnel koşullarının izin verdiği ölçüde roman sanatında görece bir yetkinliğe ulaşmıştır.

Mehmet Rauf, Eylül romanında dönemin adeta romantik ve psikolojik bir röntgenini çekiyor. Osmanlı'nın son döneminde yavaş yavaş filizlenen bir burjuvazinin hayatından orijinal bir kesiti, insan ruhunun en gizli kapılarını açarak, insan ruhunun duygusal ve psikolojik derinliklerine hoyratça dalarak anlatıyor. Bu romanda aşk var, tutku var, kavuşma imkânı hiç olmayan bir aşkın insan ruhu ve bedenine çektirdiği inanılmaz acılar var!!! Her şeyden önce, bu yüzyılın ruhsuz ve insansız aşk romanlarında asla göremeyeceğiniz, insan bedeninin dar şehevî sınırlarına hapsolmamış gerçek bir aşk var. Bu romanda aşık olan, kavuşamayan, acı çeken, küçük hesaplarla hayatını boşa harcayan kanlı canlı insanlar var. Bu romanda "insan" var.

29 Ekim 2016 Cumartesi

ONUR SAKARYA'NIN KAMYON'UNA YÖNELİK DERİN KAZI (KAMYON'UN POETİK ARAÇ MUAYENE KAYDI)

A. BU "KAMYON" NEREYE GİDER?

Öncelikle kitabın kapak tasarımı ile başlamak istiyorum. Kitabın kapak tasarımı oldukça başarılı. Son yıllarda özellikle şiir kitaplarında kişilik sahibi kitap tasarımlarını çok sık görmeye başladık. Bu kişilik sahibi kitap kapak tasarımları simgesel anlamda şiire nasıl bir değer verildiğini gösteriyor. Şiir kitapları basan yayınevleri tek tip kitap kapakları hazırlamaktan artık vazgeçmeli. Her kitabın içeriğine uygun "karakterli" bir kapağa ihtiyacı vardır. Kitap sadece içindeki yazılardan müteşekkil bir metin olmaktan öte kâğıdından tutun da dizgisine kadar, kapak tasarımına kadar bir sanatsal bütündür. Şiir kitabını elinize aldığınızda kitabın kapağından tutun da kâğıt kalitesine kadar her şeyin onun şiir türünde bir kitap olduğunu hissettirecek seviyede bir görsel sanat emeği içermesi de gerekir. Ben böyle düşünüyorum.

Onur Sakarya'nın Kamyon adlı kitabının kapağı da "karakterli" kitap kapaklarından biri. Bunu sadece kitabın kapağında bir kamyon olmasına dayanarak söylemiyorum. Kapaktaki kamyon herhangi bir kamyon değil. Müslüm Gürses şarkılarının kliplerinde gördüğümüz kırmızı MAN kamyon bu. Bütün çılgın arabeskçiler bilir ki o kamyon alelade bir kamyon değildir. Plakası da 33 ÖDS 33!!! Oldukça manidar bir plaka! "33" Mersin'in plaka kodu. ""ÖDS" harfleri ise şairin babası Ömer Doğan Sakarya'nın adının baş harflerini simgeliyor. 

Onur Sakarya'nın Kamyon adlı kitabı "Babaların Kralı Ömer Doğan Sakarya'ya" ithafıyla başlıyor. Anneye ve sevgiliye ithaf edilmiş şiir kitaplarına alışık olmamıza rağmen babaya ithaf edilmiş bir şiir kitabını tuhaf karşılamamız nedendir? Kanımca bir şiir kitabı ancak sevgiliye ya da anneye adanır önyargısı yüzünden böyle düşünüyoruz. Oysa bir şiir kitabının ithafında adanmayı hak eden bir baba adı varsa buna derin bir saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. Hele bir de "babaların kralı" ifadesinin bize çağrıştırdıklarını düşünürsek -döllenme işleminden sonra tüm babaların öldürülmesi gerektiğini düşünen klasik bir Oedipus kompleksli olarak ben bile- o kutsal babanın önünde saygı duruşuna geçmek istiyorum. Bir erkek babası için kolay kolay kullanmaz bu ifadeyi. Oğullarına bu ifadeyi kullandıracak kadar olsun "babalık" yapmış babaların önünde saygı duruşunda geçilmez de ne yapılır?

Kitabın ikinci sürprizi ise giriş epigrafında karşımıza çıkıyor. Alışık olduğumuz şekliyle bir başka şair, yazar ya da filozoftan afili bir alıntı ile karşılaşmak istiyoruz; oysa Onur Sakarya'nın Kamyon adlı şiir kitabı adına layık biçimde bir tır şoföründen -Kırşehirli Cemal Ağbi'den- bir alıntı ile başlıyor. Alıntıyı okuyunca bu milletten neden filozof çıkmadığını daha iyi anlayabiliyorsunuz artık; çünkü felsefe bölümünde kürsü sahibi olması gereken insanlara tır şoförlüğü yaptıran saçma sapan bir ülkeyiz biz. Ne diyor bize Tır Şoförü Kırşehirli Cemal Ağbi'miz? "Şu iki çizgi var ya şu iki çizgi! Ben o iki çizgiden dışarıya çıkamam artık. Gider, gelirim... Ama senin bir şansın var. O iki çizgiden dışarı çıkmak için şansın var. Bunu kullan!" Kamyon'daki şiirleri okuduğumuzda bu kitaptaki şiirlerin tamamının o iki çizgi içinde yaşayan insanların bilgeliğinden hareketle ömrünü o iki çizgi arasında heba etmeme şansı olanlara yönelik bir işaret fişeği niteliğinde olduğunu görüyoruz. Kamyon o şansı kullanmayarak heba edilen hayatların insanlığa öğrettiklerinden hareketle iki çizgi arasında sıkışıp kalmayan yepyeni bir hayat inşa etmeye çağırıyor insanlığı.

Şiire bu kadar büyük bir görev ve sorumluluk yüklemek doğru mu? Kanımca şiirine bu yükü şairi yüklemiyorsa bir sıkıntı yoktur. Kitabı okuyunca siz de göreceksiniz ki şair şiirlerine böyle bir ulvî sorumluluk yüklemiyor. Kamyon'daki şiirlere bu toplumsal sorumluluğu okur yükleyecek gibi geliyor bana. Şiirde toplumsal olana dokunulmasını isterken hala 70'lı yılların devrimci şiirlerine atıfta bulunanlar o şiirin 2016 Türkiye'sinde nesnel bir gerçekliğinin olmadığını ne zaman fark edecekler? Gezi'nin bu anlayışa attığı ağır tokat hâlâ onlarda bir bilinç penceresi açamamış, yazık! Onur Sakarya şiirindeki toplumsal özü bu bağlamda yorumlamak gerekirse yeniçağın sınıfı prekaryanın günlük hayatından pek çok iz taşıdığını ya da prekaryaya pratik bilişsel öneriler verdiğini görüyoruz. (Buna daha sonra ayrıntılı olarak değineceğim.) Kısaca söylemek gerekirse "Gezi'den sonra devrimci şiir böyle yazılıyor."

Sakarya şiirlerinde nesnel gerçekliği oldukça öznel bir bakış açısıyla yeniden yorumlayarak yansıtıyor. Yer yer dezenformasyona varan çarpıtmalar egemen kültürel ve politik iktidarı çırılçıplak ortaya koyuyor. Bunu yaparken de yapmacık bir politik dil kullanmak yerine sokağın kalbinde atan bir dili tercih ediyor. "Yeryüzü gerçeğini yeraltı eliyle yansıtan 'içimizdeki kıyı'nın dili o! Her şeye karşı kendini var etmenin, tutunmanın, üstüne üstlük direnmenin dili!... Kimileyin başka başka kılıklara girerek komik olduğumuz, tukaka ettiğimiz bilinen kıyımızın dili yani!.." (1) (Ahmet Günbaş, Dikkat Kamyon Çarpabilir, Çini Kitap, Mayıs-Haziran 2016, Sayı: 36) 

B. KAMYON'DA ŞİİR ADLARININ MALUM ESRARI

Kamyon'daki şiir adları da oldukça anlamlı. Kitabın adının hakkını veriyor şiir adları da. Tamamı kamyon arkası düzgülerinden oluşuyor. Şiirlerin içeriği ile pek uyumlu olmasalar da şiir adları kitabı adı ile oldukça uyumlu. Kamyon arkası düzgülerinden şiir adı yapmak oldukça orijinal bir fikir. Bildiğim kadarıyla Türk şiirinde örneği yok bunun.

Şair, Kamyon’un hikâyesini şöyle anlatıyor: "Yeni evliydim. İş bulmam gerekiyordu. Kamyon tamirhanesinde Araç Kabul Görevlisi olarak çalışmaya başladım. Çalıştığı şirketin arızalı arabalarını tamirhaneye getirmekle görevli bir abimiz vardı. Çay, sohbet derken kaynaştık. Bir gün konu kamyon arkası yazılarına geldi. Ben de sordum: Abi nedir bu kamyon arkası yazılarını yasaklama olayı? Kederlendi. Dedi ki: Yarın sana bir şey göstereceğim. Gitti. Ertesi gün yine arızalı bir TIR’la çıkageldi. Bu sefer boş değildi. Elinde bir resim çantası vardı. Çantanın içini açtı. Envai çeşit kamyon yazısı. Etiket halinde. Dedim: 'Hayırdır?' Dedi: 'Bunları saklıyorum. Bir gün kendi arabam olursa döşeyeceğim her yerine.' Bir tane de bana verip veremeyeceğini sordum. Çantaya eğildi. Fazlalardan bir tanesini bana verdi. Şöyle yazıyordu üstünde: 'Fazla Bakma Kafa Yapar!' Fazla baktım galiba kafam oldu. Eve geldim. Eşim Nergis’e, yazacağım dosyanın ana hatlarını anlattım. Kamyon yazılarına şiir yazacaktım. İlk şiirim 'Fazla Bakma Kafa Yapar' oldu. Sonra gerisi geldi. 24 şiir çıktı. Dosya bittikten uzun bir süre sonra Mu Yayınları’nın sahibi güzel adam Hakan Güzeldere’yi aradım. Dedim: 'Abi, Kamyon var basar mısın?' On salise falan düşündü sanırım. Basarım, dedi ve Kamyon, Ekim 2015’te yollarda salınmaya başladı. Hikâye kısaca bu.” (http://www.kalemkahveklavye.com/2015/10/onur-sakaryadan-kamyon-yazlarna-siir.html?m=1 )

Onur Sakarya Mühür dergisinde Ömer Turan ile yaptığı söyleşide Kamyon'daki şiir adları ile ilgili şunları söylüyor: Kamyon tamirhanesinde çalışırken aklıma gelen bir dosya fikriydi bu. Şiir başlıklarının hepsi birer kamyon arkası yazısı. Bu yazılar kendi jargonu içinde şiirsel bir enerji elbette barındırıyor. Doğrusu "aforizmasal" desek daha iyi olur. Bu yazıların diğer araç şoförlerini mizah vasıtasıyla eğlendirmek gibi bir yanı var. Çoğuna "kiç" diyebiliriz. Argo, hayta ve ağır denilebilir; mühim değil. Aslolan "Kamyon " sözcüğünün kişilere verdiği tuhaf enerjiyi kitaba yansıtmaktı. Kamyoncuların o yazılar vasıtasıyla diğer yolcularda uyandırdığı mizah duygusunu, aslında çokça kara mizah duygusunu, şiirle verebilmekti. Buna uğraştığımı söyleyebilirim. (Mühür, Mayıs-Haziran, 2016)

Adı Kamyon olan bir şiir kitabında şiir adlarının kamyon arkası düzgülerinden alınmış olması malum bir esrarı simgeliyor. Malum; çünkü bu adların alışıldık anlamıyla "şiir adı" olmadığı ortada. Esrar; çünkü alışılmadık bir durum olduğu için Türkiye'de Kamyoncular tarafından yaratılan bir alt kültür olarak "düzgü edebiyatı"nın varlığından bihaber standart şiir okurunun zihninde "Acaba şiir adları metinler arası bir okumayla mı anlaşılabilir bir hale gelecek?" sorusunu ortaya çıkaracak düzeyde esrarengiz.

C. KAMYON'A DERİN KAZI

1. Acil Hostes Aranıyor

"Velhasıl bir gol bulmamız lazım küçük hayati / Hayat daralıyor"
Kamyon "küçük insanların hayatına dair şiirler içeriyor" derken bu dizelerde anlatılmaya çalışılan gerçeği vurgulamak istemiştik. Kısacık hayatında tek bir gol atamamış ve bu yüzden de "kaybeden" olarak yaftalanmışların şiirleri bunlar. Şiirlerin hemen hemen tamamında sistemin "küçük insan" olarak tanımladığı oysa bir insan olarak çok büyük hayatlar yaşayan insanların hikâyesi anlatılıyor. Bir anlamda "de te fabula narratur" şiirleri bunlar. Günümüz şiiri halka ve halkın gerçeklerine çok uzak diyen eleştirmenlere sesleniyoruz: Bu da mı gol değil? Yahut: Sizin halk olarak tanımladığınız kitle ne menem bir şeydir ki bu şiirler sizin tanımladığınız bu halk kesimlerinin hayatını içermez?

2. Asfalt Şövalyesi 

"Gökyüzü bir telaşı kalbinde taşıyabilir mi" 
Taşımaz olur mu hiç? Yaralı ve düzensiz kanamalı bir toprağın gökyüzü sadece "bir telaşı" değil bütün bir halkın telaşını taşıyor da kimselere sezdirmiyor.

"bir mobilet arkası kadınının üşüyüp üşümediğini" dert edinecek kadar naif değil insancıl bir şiir. Neden mi? Anlatmasına anlatalım ama o mobilet arkası kadınına aşık olmayan anlayabilir mi ki bizim derdimizi? Çocukluğunu Akdeniz veya Ege kasabalarında geçirmiş olanlar bir adım öne çıksın, anlatalım. Sözgelimi bir İç Anadolu çocuğuna bunu anlatmak mümkündür elbette, biz anlatırız anlatmasına; fakat onun bizim meramımızı anlaması imkânsızdır. 

"Derin bir huy kazmış olmalı tanrı / İnsanın bakımsız bahçesine" 
Bunlar "Abi ben bu insanlık denen olguyu çözdüm." diyen embesile okutulması gereken birkaç dizedir. Hatta döve döve okutulması hekim tavsiyesidir. 

"Bir mezura verip insanın eline / Biz nedendir boşluğu ölçüyoruz" 
İçimizdeki boşluğu ölçmeyi başarabildiğimiz şaibelidir. Bence ölçmeye çalışıyoruz sadece. Biz ölçmeye çalıştıkça da büyüyor o boşluk. Aslolan şudur: Kimse kendi içindeki boşluğu ölçemez. İnsan denen canlının eline mezura değil ne verirsen ver o boşluk asla ama asla ölçülemeyecek bir boşluktur.

3. Beni İzleme, Ben De Kayboldum 

"Gülümsemen / Sanki sonsuzu taşır gibi ağzında"

"Ey turuncular saçan kahkahasına gömüldüğüm / Ben senin uçurumuna ekmek banarım"
Kitapta sevgiliye dair oldukça orijinal benzetmeler ve imgeler kurulmuş. Şair, sevgiliye iltifat etme konusunda da sıradışı olmayı başarabilen imgeler üretebilmiş. Gülümsemesi ağzında sonsuzu taşıyan kadınlar var bu dünyada. Belki de bu dünya onların yüzü suyu hürmetine birazcık da olsa yaşanılası bir yer olmayı başarabiliyor. Uçurumuna ekmek banılacak kadınlar sevmeden geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Öylesini yaşamasan daha iyi belki de.

4. Büyüyünce Tır Olacağım 

"Biz varız be"
Emperyalist kapitalist sistemin içinde ötekileştirilen, her anlamda bir varoluş savaşı veren bireyin sisteme ve sistemin çarklarının başını tutanlara yönelik umutsuz çığlıklarından biri olarak okunabilir burası. O "kalpsiz bir bir dünyanın kalbi" hiçbir zaman olmayacak. Bu çığlık da o kalpsiz dünyanın godamanları tarafından hiçbir zaman duyulmayacak. Hem duyulsa ne olacak ki? Kalbi olmayanın kulağına bir çığlık ile ünlemenin ne gereği var? Bu açıdan yorumlamak gerekirse bu çığlık "onlara" değil bize ünlenmiş bir çığlıktır.

5. Çarpma Bana Devlet Sarsılır 

Bu düzgüyü daha önce de duymuştum. Eski Ford kamyonların arkasına yazılır genellikle. Susurluk'ta devlete çarpan kamyonun modeliyle aynıdır da ondan. Bir kamyon devlete çarpabilir mi? Bir kamyonun bir devlete nasıl çarptığını yaşayarak gördüğümüz için bu konuyu tartışmaya gerek dahi duymuyorum. 

"Sen bir ilçe kaymakamının yalnızlığısın"
Burada Ece Ayhan'ın kısa süren kaymakamlık macerasına bir atıf var. Çağdaş anarşist şairlerimizin tamamında Ece Ayhan'ın yaşamı ve poetikasıyla apaçık bir izinin olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Onur Sakarya şiirinde poetik olarak olmasa da politik olarak Ece Ayhan'ın bir yansıması olduğu inkâr edilemez.

"Sevgilim / Hiçbir şey gölgenin gölgeme dokunmasından önemli değil" 
Kamyon'da sevgiliye yönelik alışılmamış pekçok imge olduğunu daha önce de söylemiştik. Bu da onlardan biri. Kadın bedeninin metalaştırıldığı bir yüzyılda şiirimizde sevgilinin bedeni ile ilgili zorlama imge arayışlarından gına gelmişti artık. Sevgilinin gölgesinin gölgesine dokunması bile bir aşk için yeter mi? Neden yetmesin? Al işte!!! Bu yüzyılın insanına anlatılamayacak bir olgu daha!!! 

 6. Dikkat! Arabada Yalnız Var!

"Çağcıl bir aşk şiiri" olarak da okunabilir. Bu çağın aşklarına uygun bir aşk şiiri "Dikkat! Arabada Yalnız Var!"

"Ben sensiz kızıl bir ibriğim / Ağzından küflü kelimeler dökülen // Üşüme sakın / Yarın zurnalarla döneceğim"
Hâlâ sevdiğini zurnalarla alan insanların olduğunu bilmek ne kadar da güzel. Bu dizeler şık bir evlilik teklifi olarak da okunabilir. Anlayana "romantik bir izdivaç teklifi"dir.

7. Dünya Dert Şampiyonu 

Değişik bir aşk şiiri daha! Onur Sakarya'nın Kamyon adlı kitabındaki aşk şiirleri bir değişik. Standart aşk şiirlerine hiç benzemiyorlar. Zaten bu şiirlerin güzel aşk şiirleri olmasının en büyük sebebi de standart aşk şiirlerine benzememeleri bence. Sakarya aşkı toplumsal olanın içinde okuyor. Ona ulvî ve mistik bir öz verip kolay olana meyletmek yerine zor olanı seçiyor ve aşkı toplumsal olanın içine yerleştirerek özgün bir söylem geliştirmeye çalışıyor. Son dönemlerde yazılan aşk şiirlerinde gözlenen genel bir hava bu: Toplumsal temalarla aşkı bir arada işlemek. Çok sık işleniyor ama buradaki gibi nitelikli örnek bir elin parmaklarını geçmiyor maalesef. Bu şiirlerin artsüremli bir okuması yapılırsa Cemal Süreya'nın Üvercinka adlı şiirine kadar uzanılabilir. 

"Her tanrı zerresini senin suretine yoruyorum"
Bu seviyeye ulaşmayan cinsel tutkulara bizim mahallede bile aşk denmiyor artık. 

"Of, of, yaktın beni tsubasan"
Şiirin son bölümünde futbol terimlerinden yararlanılarak orijinal bir imge dünyası yaratılmaya çalışılmış. Şiirin son bölümünde bir kuşağı tamamen futboldan soğutan, hatta hatta top denen olguya düşman eden, Japon anime çizgi film kahramanı "Tsubasa" ile "karabasan"ın birleşiminden oluşan "tsubasan" orijinal adlandırmasıyla karşılaşmak hoş. Hakkaten de ne basmıştı bize o Tsubasa!!! Orta sahadan topu aldıktan sonra rakip takımın ceza sahasına gitmesi bile bir hafta sürerdi!!!!!!

8. Efes Zengin Oldu

"Isınan aşk genleşir"
Isınan tüm nesneler gibi aşk da genleşir; çünkü 21. yüzyılda aşk nesneleşmiştir. Dolayısıyla nesnenin tüm halleri aşkın da halleridir artık. 

"Yalnız adamların yakınında her zaman bir sabun bulunur" 
Bu dizenin ne anlatmaya çalıştığını açıklamaya gerek yok kanımca. Hayatının belli bir dönemini yalnız ya da şöyle diyelim kadınsız yaşamak zorunda bırakılmış tüm erkekler şairin bu dizede ne demek istediğini çok iyi anlamıştır. Ergenuslar ise yazının bu kısmına geldiklerinde derhal en yakın kitabevine gidip bu kitabı alacaktır. Anladınız siz onu.

"Hadi gel evimize gidelim / Wooden köşe takımıza kurulup / Puzzle televizyon ünitemize bakıp / Cips yiyelim, bira içelim"
Kapitalizmin propaganda aracı televizyon ile dumura uğratılmış yoz bilinçlere yönelik açık bir eleştiri bu. Bu dizeler "Mobilya modasının yarattığı yeni stiller ev içi hayatımıza tecavüz ediyor sevgilim" diye de okunabilir. Nesneleşen aşkın "ev içi" halinin şiire bir yansıması bu dizeler. Bu bağlamda "Isınan aşk genleşir" dizesiyle aşkın nesneleşmesi konusunda kurduğu bağ açık ve inkâr edilemez.

"Yazıyor, yazıyor / Artık delirerek sevmek yasak"
Neoliberal düzen artık "makul aşklar" görmek istiyor. Neoliberal düzen "dünya tersine dönse vazgeçmem" tarzı aşklardan ve âşıklardan pek hazzetmiyor; o "bi güzellik yapsana, gece bende kalsana" tarzı delirmeden yaşanan standart aşklardan hoşlanıyor. Neoliberalizm aşkta kaypak olmayan omurilikli bir insana bile tahammül edemiyor. Kapitalizm "makul olmayan bir aşka", "delirerek sevmeye" asla rıza göstermiyor. Bu dizelerde şair aşkın bireysel yaşamdaki devrimci özüne yönelik önemli bir noktaya değiniyor.

9. Efsane Rampacı 

Neymiş efendim? Türk şiirinde toplumsal eleştiri damarı tıkanmışmış!!! Bu şiir ile Onur Sakarya o damara by pass ameliyatı yapıyor. Mevzu derin. Bu şiiri bir okuyun hele, ondan sonra görüşelim. 

"Ben seni kalbimden dünyaya bakan bir pencere diye bildim"
Onur Sakarya'nın aşka dair orijinal benzetmelerinden biri daha. "Laleli'den dünyaya giden bir tramvay"dan sonra aşkın evrensel bir bilinç yaratmadaki işlevine yönelik farklı bir bakış açısı içeren dizeler. 

"Bıyıklı taytlar da kültürümüzün bir parçası"
Dizesinin başında bir de "badem" kelimesi olsaydı "dadından yenmezdi" bu dizeler. Ama böyle de güzel. Bıyıklı taytların yoz ve münafık ahlakının ürettiği gerici kültürünün bedelini ödüyoruz ülkece. Ötesi var mı? 

10. Fazla Bakma Kafa Yapar 

"Hiçbir yanılgı elle tutulamaz"
Şiir büyük sözler söylemeli mi? Yoksa meramını bir mırıltı biçiminde mi ifade etmeli? Bu büyük sözler hakikatin apaçık bir yansıması ise bence birincisi daha doğru. Burada da durum böyle.  Elle tutulamayan yanılgılarımız var.

"Ey hayat! / Hesabımı getiriniz"
Bütün kaybedenlerin hayatla ilgili çözümsüz problemlerinin olması bir tesadüf mü? Tabii ki değil. Kaybedenlerin hayatla çözülememiş bir meselelerinin olması gayet normal. Şair burada bu meselenin hesabını ödemek istiyor. Bu bir anlamda kaybedenin hayatla hesaplaşması. "Üstü Kalsın" diyen şairin sesinden izler taşıdığını söylemek üstün bir zeka pırıltısı olmayacak bu noktada.

"Ben sana... / Ben en çok sana doğru büktüm kalbimi"
Aşk denilen olgu, birine kalbimizi hiç kimseye olmadığı kadar bükmekten başka nedir ki? O kalp kimseye bükülmez de bir tek ona bükülür. O kalp kimsenin önünde eğilmez de bir tek onun önünde kul köle olur. Aşkın özgün tanımlarından biri daha.

"Diktatörler patlasın" diye dize yazarsan bu yobazistanda başına her şey gelebilir. Bakarsın hiç beklemediğin bir anda, "bir gece ansızın gelebilirler." Kanımca şair anladı bunu.

"Sevdiği kıza maalesef zamanlama hatası" 
21. Yüzyılın ergenlerinin kahir ekseriyetinin muzdarip olduğu aşkı olağan dışı bir düzleme yerleştirerek gençlerin gelişimini olumsuz etkileyen psikolojik problemlerimizden biri de bu. Kim bu yaşlarda sevdiği kıza zamanlama hatası olmamıştır? Ben öyle birini tanımıyorum. Tanıyan beri gelsin!

"Beni bir vida gibi tak ömrüne / Sakla, sonra gerekebilirim"
Âşık bir gül olarak takılabilir, bir kolye olarak takılabilir, bir çerçeve olarak bile takılabilir de bir vida gibi takılan âşık da ne ola? Önceki şiirlerin birinde geçen "delirerek sevme" ile bağlantılı bu dizeler. Delirerek seven kimselerin aşkı da doğal olarak tanımlanmış ve toplum tarafından sınırları çizilmiş bir aşk olmayacaktır. Bu aşk da âşığının ömrüne bir vida gibi takılacaktır. Takılırken bir vida gibi döne döne ömrün içinde ilerleyerek âşığa acı verecektir. Vida bu!!! Takılırken de takıldıktan sonra da acıtacaktır.

11. Froyd da Sollardı 

Farklı bir ayrılık şiiri, deliler gibi sevilmesine rağmen yine de giden bir kadının ardından bir adamın düşeceği aciz durumu göstermesi bağlamında oldukça önemli bir şiir. Tüm terk eden kadınların bu şiiri okuması dileklerimle... Şiiri solluyoruz. 

12. Gelişine Vurdum Nazlı Yâre

Onur Sakarya "değişik" aşk şiirleri yazmayı çok seviyor. Bu kitapta da daha önceki kitaplarında da aşk temasını işleyen şiirleri standart aşk şiirlerine hiç benzemiyor. 

"Ben bütün bu hayatın götüne pamuk tıkarken / Sen boyuna sordun, tanrı nerede diye?"
Ömür dediğimiz şey de zaten "bütün bu hayatın götüne pamuk tıkamaktan ibaret belirsiz bir zaman dilimi" olmaktan başka nedir ki? Pamuk bizim götümüze tıkanmadan hayatınkine tıkayabildiğimiz kadar pamuk tıkamalıyız. Olay bu kadar basittir belki de! Bunca yoksulluk varken tanrının nerede olduğunu soran sevgilisine şair birkaç dize sonra yanıt verecek. Şimdilik geçiyoruz. 

"Sadece bak / Gözlerin gözlerime dokunsun / Ben bütün bu sefaleti tanrı yazdı diye bildim / Bırak / Öyle kalsın"
Bu şiirde şairin yoksulluk ile bir derdinin olduğu kesin. Şair yoksulluğu boktan bir hastalık olarak tanımlıyor. Bu sefaleti yazanın tanrı olduğunu savunuyor. Peki, nerede tanrı? "Yarattığı yoksulluğun tam ortasında" demekten başka çıkar yolumuz kaldı mı? 

13. Güzel İnsan Taşıma Taşıtı 

"Ey insan / Sahi sen neyin peşindesin"
Bu kitabın birkaç yerinde daha "ey" ünlemini içeren dizeler var. Muktedirin dili nasıl da yerleşmiş üzerimize. Tv'lerde yedi gün yirmi dört saat "ey", "ey" diye ünleyen muktedirin dili bu. Gelelim dizelerin bizi sürüklediği anlama. İnsan neyin peşinde? Bin yıl sonra bile sorulacak bu soru ve asla bu sorunun yanıtı bulunamayacak. İlk Çağ'dan günümüze kadar bütün felsefeciler insanın bu dünyada neyin peşinde olduğunu anlamaya çalışmış. Hâlâ da anlamaya çalışıyoruz. Teologlar kutsal kitaplardan hareketle bu dünyadaki insanın neyin peşinde olduğunu kutsal kitapların dogmaları doğrultusunda bu dünyadaki insanlara zorla idrak ettirmeye çalışıyorlar ama nafile! Bin yıl sonra bile çıkıp "Ey insan! / Sahi, sen neyin peşindesin?" diye soracak bir şair mutlaka bulunacaktır. Bir de atarlı mahallelerde yaşayanlar çok iyi bilir ki mahallede herkesin üzerinde hemfikir olduğu makbul işlerle iştigal etmeyen kimselere bu söz çok sık bir biçimde söylenir: “Neyin peşindesin birader!” deyüben.

14. Hatalarım Stilimdir 

Bu şiir kalabalıklar içinde yaşayıp da asfalt üzerindeki bir balgam kütlesi kadar dikkat çekmeyen birinin hikâyesini anlatıyor. Moda tabiriyle söylemek gerekirse "tükenmişlik sendromu" yaşayan birinin şiiri bu. Aslına bakacak olursak 80 milyonluk bu ülkede hatırı sayılır bir çoğunluğun şiiridir de diyebiliriz. O çoğunluk bu tükenmenin farkında olsa da olmasa da onlar bu durumu fark etsin diye yazılmış bir şiir. Toplum kendisini fark etsin diye olmayacak işler yapan birini anlatıyor. Birisi kalkıp ona ana avrat sövse bile "İşte sonunda biri beni fark etti." diyerek buna sevinecek kimselerin şiiri bu. Sevgiye su kadar muhtaç, sevgi yoksunu bir bireyin şiiri bu. Zaten şair şiirinin sonunda da bu bireyin sevilme ihtiyacı yüzünden bütün bunları yaptığını açıkça söylüyor.  

15. Kalp Atacak Aga 

"Bir penaltı gerginliği gibi çoğaldı bu aşk / Kalbini ve beni ayrı köşelere gönderdin"
Yine futbol terimlerinden yararlanarak aşkın hallerini izah etmeye çalışan dizelerle karşılaşıyoruz. Bu şiir belki de adı ve içeriği bakımından uyumlu olan tek şiir. Şiirin adı ile şiirde işlenen tema arasında bir bağ var. "Borsada değer kaybeden kaybedişler, ambalajlanan sevgili, grileşen yanları mavi bir fiyonkla bağlanan sevgili" imgeler modern çağın aşklarına yönelik ince bir eleştiri içeriyor. Kimin aşkı bu? Yeni çağın sınıfının, prekaryanın aşkıdır bu imgelerle anlatılan. 

16. Klibimde Oynar Mısın?

Modern çağda değerlerin aşınması olgusuna değinen bir şiir bu. "Hiçbir şeyin tadının kalmadığı" bir dünyanın poetik bağlamda bir analizi yapılıyor. 

"Ben seni değmekten hiç bıkmam / ben senin okyanusunda battı batacak kayık / Ben faşist teyzelerle büyümüş bir çocuk"
Bu şiirde de toplumsal-politik olan ile aşk iç içe işlenmiş. Onur Sakarya bunu hep yapıyor. Sek ve sığ aşk şiirleri yazmak yerine aşkı da diğer tüm olgular gibi toplumsal-politik alana yerleştirerek poetize ediyor. Ayrıca hangimiz o faşist teyzelerle büyümedik ki?

"Lütfen dur / Ayı kasmadan seni seviyorum / Yaşasın zebra deparı"
Yine aşka dair orijinal bir tespit var. Kamyon'un pekçok şiirinde bunu göreceksiniz. Onur Sakarya, aşkı ve sevgiyi oldukça orijinal metaforlar yaratarak şiirin bağlamına oturtuyor. Mertçe bir itirafta bulunmak gerekirse şiirin son üç dizesini herhangi bir anlam bağlamına yerleştiremedim, kısaca söylemek gerekirse "anlamadım"; ama yine de güzel geldiler bana. "Ayı kasmadan sevmek" kısmından ben şunu anladım: Âşıklar sevgiliye olan duygularını ifade etmek için tarih boyunca ay merkezli metaforlar kurmuşlardır. Şair bu tekdüzeliğe prim vermediğini, ay ile ilgili metaforlar kurmadan da sevgilisine olan muhabbetini dile getirebileceğini vurguluyor kanımca. Ama "zebra deparı" ile bunun bağlantısı nedir? Çözemedim. Alışılmamış bağdaştırma diyerek kolaya kaçıyorum burada.

17. Maaşallah 

Divan şiirinde en güzel beyite "şah beyit" denir ya bu şiir de kitabın "şah şiir"i! Şiire "Maaşallah" adının konulmasının esbab-ı mucibesi de bu kanımca. Bu şiir şairine "Maaşallah" dedirtecek bir şiir bence. Pekçok şair bu şiirin şairi olamadığı için üzülecek. O ölçüde güzel bir şiir yazmış Onur Sakarya. Ben şiir kitaplarındaki arka kapak yazılarından korkarım; ama bu kitapta korktuğum gibi olmadı. O dizeler gerçekten de kitabın en vurucu dizeleri. Şiir kâfirini bile şiire imana getirecek cinsten dizeler. Yazmış olması hasebiyle bir insan evladının şair sıfatıyla anılmasını sağlayacak oranda etkileyici dizeler bunlar. Aşk olsun Onur Sakarya! Altı çizilecek dizesi olmayan bir şiir olmuş. Maaşallah, eline sağlık, çok lezzetli olmuş!!! 

18. Maziye Bakma Mevzu Derin 

"Sinir sistemi hata veren anneler olimpiyatını ülkemiz aldı, ne güzel"
Büyük ihtimalle bir yüz yıl daha bu olimpiyatta altın madalyayı bizim annelerimiz almaya devam edecekler. Düzensiz kanayan bir toprağı bulunan ülkemizin annelerinin yüz yıl sonra da sinir sistemleri hata verecektir. Coğrafya kaderdir. Kader geçilemez.

"Mazi garip bir otoban tüneli, ışık ve karanlık, ışık tekrar karanlık"
Geçmişe yönelik olarak yapılan bu benzetme son dönemde geçmişe yönelik okuduğum pekçok şeyi daha da anlamlı kılmama yardımcı oldu.  Mazi ya da geçmiş dediğimiz şey gerçekten de hatırladıklarımız oranında aydınlık, unuttuklarımız oranında da karanlık bir şey. Hafıza konusunda sorunlu bir toplum olarak bir aydınlık bir karanlık hafızamızla ne bu günü yaşayabiliyoruz ne de geleceği inşa edebiliyoruz. Geçmişimizde unutmak istediğimiz ya da unutmamamız gereken ne çok leke var? Belki de bu marazî unutma hastalığımız yüzünden mazi bizim için bir ışık bir karanlık olan garip bir otoban tünelidir. 

"Senin gözlerin bence dünyanın en büyük dünyası / Yüzüme çarpıyorum her sabah turuncular saçan sesini / Her şey güzelleşiyor sevgilim / Ve çok şükür yalan söylemiyor artık hiçbir cep aynası"
Yine toplumsal eleştiri yanı ağır basan bir şiirin içinde aşka ve sevgiliye değinen dizelerle karşılaşıyoruz. Yaşadığımız dünya çok boktan bir yer olmasına rağmen "gözleri dünyanın en büyük dünyası" olan kadınlar sayesinde bu dünyaya katlanıyoruz bence. Sesini yüzümüze çarptığımızda turuncular saçan kadınlarımız olduğu için katlanıyoruz bu dünya denen cehenneme. Onların ve onların varlığında vücut bulan aşkın sayesinde tahammül edilebilir bir dünya algısı yerleşiyor bilincimize. Bu aşamadan sonra cep aynaları yalan söylemiyor artık. Onların söylediği küçük yalanlara ihtiyacımız kalmıyor böylece. (Beni İzleme Ben de Kayboldum adlı şiirde "turuncular saçan kahkahasına gömüldüğüm" kadın burada "turuncular saçan sese" dönüşüyor. Ses ve renk arasındaki bu istikrarlı ilişkiden hareketle Sakarya şiirlerine turuncu sesli bir kadının gölgesi sinmiş diyebiliriz.)

19. On Kaplan Gücündeyim 

"Kameralar açık / Kes kafasını bulut babanın / Kameralar açık / Halıya tutunan bisküvi kırıntılarına üzül / Kameralar dibine kadar açıkken el salla / El salla tanrının kusurlu imalatına"
Kameraların açık olmadığı hiçbir yer kalmadı. Bu dünyada kameralardan kaçarak saklanabileceğimiz hiçbir yer yok artık. Hayatımızın her dakikası kayıt altında. Dünya artık koskocaman bir BBG evi! Dünya artık George Orwell'in anti ütopyası 1984 gibi bir yer. Bu noktada 21. Yüzyıl için özgün bir tarihsel terim adı önerisinde bulunabilirim: Kamera Çağı! Bunların hepsi sermayenin güvenliği için sevgilim. "Her şey sermaye için sevgilim!" Evet, hepimiz izleniyoruz sevgilim! Öpüldünüz!!!

20. Radar Mahkûmu 

Bu şiirinde Onur Sakarya, Allah ile olan ilişkisini sorguluyor. Ölüm ile olan derdini açıklıyor ve Allah'tan bazı makul taleplerde bulunuyor. Şiirde Allah ve ölüm temasının yanı sıra aşk da unutulmuyor. Şair her zaman yaptığı gibi farklı temalar eşliğinde aşkı harmanlıyor ve toplumsal olanla aşkı bir arada işliyor. Şiirde pekçok somut gösterge kullanılarak bu temalar arasında geçişimli bir anlam ilişkisi kurulmaya çalışılıyor. Böylece aşk da diğer temalar da yerli yerine oturuyor, somutlaşarak şiir içinde nesnel bir gerçeklik kazanıyor. 

"Ellerimi al, öp, saçlarımı sev, öp / Öpücük tufanlarının arasında büyüsün toy kalbim"
Her erkek saçlarını anne sıcaklığında okşayarak onu sevecek güvenli bir kucak arar. Bu bir anlamda anne karnındaki güvenli konuma dönüş isteğinin aşka izdüşümüdür. Burada da aşkta bu saf sevgi ilişkisini arayan bir bireyin durumu anlatılmaya çalışılıyor. Her erkek gerçek aşkı, saf sevgiyi tadana kadar çocuktur ve toydur. Ona o gerçek aşkı ve saf sevgiyi tattırabilecek bir kadın bulabildiğinde olgunlaşacaktır. Erkeğin kaderi işte bu kadını bulabilmesine bağlıdır. Günümüz toplumunun bu kadar bet bir toplum olmasının en temel sebebi, işte bu gerçek aşk ve saf sevgiye ulaşamamış, bu yüzden de olgunlaşarak gerçek anlamda "erkek" olamamış ilkel tekeler koalisyonu olmasıdır. 

21. Sen de Geç 

Bu şiir çağın yeni sınıfı prekaryanın karmaşık bilincini anlatıyor. Aşk, hüzün, siyaset, sanrılar iç içe geçmiş. Oldukça karmaşık bir ruh halinin ürünü bu şiir. 

"Ben bu vatanı sevmekten başka bir de suda taş sektirdim"
"Vatan sevgisi" kavramına alerjisi olan bir kısım şuarayı kasacak bir dize bu. Ne de olsa 21. Yüzyılın şiirinde "vatan" ve ona duyulan sevginin pek bir yeri olamaz, değil mi? Bizim koskoca bireysel acılarımız her zaman vatanın acılarını bastıracak düzeydedir, değil mi? Başka bir açıdan bakacak olursak şair, vatan sevgisi ile suda taş sektirme gibi bir eylemi aynı dizenin içinde yan yana konumlandırarak vatan sevgisini kişisel çıkarları uğruna kullanan, aslında bireysel zevkleri kadar vatan sevgisine değer vermeyen bir takım kişileri sarakaya alıyor. Burada "Garip" bir şeyler var. Anlayan anladı kanımca. 

"Döndüğümde Cuma namazına gitmiş ol / Bir not bırak o berbat yazınla hacı tasının içine / Cumaya gittim hemen seveceğim!"
Onur Sakarya her alandan şiir sentezleyebilen bir şair. Dini motifleri de küfrü de şiirin potasında eritebiliyor. Bunu yaparken ne şiş yansın ne kebap kişiliksizliği ile değil kendi politik ve poetik tutumunun süzgecinden geçirerek yapıyor. Şiirin bu bölümünde geçen "cuma namazı" kişiliksiz bir biçimde muktedirlere yaranmak için dini motifleri şiirinde kullanan şuaranın yandaş yalaka tavrından oldukça uzak. Cuma namazı muktedirler öylesini seviyor diye değil, şair istediği için orada yer alıyor. Üstelik de çok orijinal ve ironik bir söyleyiş ile birlikte...

22. Sen Geç Evlat, Baba Yorgun

Bu şiiri, sinemada klişe bir yere sahip olan ve son yıllarda da pek çok sığ örneğini beyaz perdede gördüğümüz "yol hikâyeleri"nin şiir versiyonu olarak tanımlayabiliriz. Fakat kimilerine göre küçük bize göre ise büyük bir farkla!!! Bu yol hikâyesi sizin bildiğiniz yol hikâyelerine hiç benzemiyor, bu birr!!! Gişe ya da satış derdiyle yazılmadığı için de sığ değil, bu da ikiiii!

"Ağustos böceği piçin tekidir"
Katılıyorum. Çalışıp değer üretmek yerine yan gelip yattığı için. Oysa karıncanın piçin teki olduğunu düşünen binlerce insan da bulunabilir. 

"Ben senin pencere kenarına kaktüs dikerim"
Oldukça özgün bir ilan-ı aşk örneği olarak da okunabilir. Sakarya şiirlerinde aşka dair özgün tanımlar, akla hayale gelmeyecek iltifat türleri sizi bekliyor. (Liseli ergen bebeler bu kitabı mutlaka okumalı, özgün iltifatlar işlerine yarayabilir (!)) Konuya daha önce değinmiştik. Geçelim. 

"Şimdi gözlerini kapa / Ve önünde hızla seyreden o devasa kalbi solla / Ölümle çarpışırken şöyle bağır içdenizine doğru: / En azından yazgımı geçmeyi denedim!"
Kaybedenlere yönelik bir mücadele pratiği önerisi olarak okuyorum ben bu dizeleri. Kazanacak mısın, kaybedecek misin? Denemeden bilemezsin. Şair burada okurlarına ve tüm kaybedenlere öğrenilmiş çaresizliğe karşı direnmelerini, en azından direnmeyi denemelerini salık veriyor. Belki de kader "geçilebilir"dir. Bunu denemeden kim bilebilir?

23. Seni Delicesine Kamyonuma Almak İstiyorum 

Şiirde cinselliğe farklı ve orijinal bir açıdan bakılıyor. Orjinal adlandırmalar art arda geliyor. Bu şiiri okurken bilinç dumuruna uğramamak elde değil.

"Bütün tornasız abazanlar için son bir soru daha / Benlerinde gen olduğum dilber / Bana bi kerecik verir misin? / Ya da / İstiyorum seni saldırasıya..."
Bu dizeler önümüzdeki bin yılda bile yazılabilme ihtimaline sahip olamayacak "Türk şiirinde abazan imgesinin göstergebilimsel ve hermeneutik okumaları ışığında şiir ve cinsellik ilişkisinin polilektik analizine giriş" adlı yüksek lisans ya da doktora tezlerine de asla konu olamayacak! Bin yıl sonra bile çok bilimsel üniversitelerimizde "hokka-divit, mum-pervane, gül-bülbül" mazmunlarının Freud'u çileden çıkartacak düzeyde seviyesizce psikanalitik tahlilleri yapılacak; ama bu dizelerin hiçbir zaman böyle bir tahlili olmayacak! Kehanetimdir, not düşülsün tarihe!!!

24. Yapmasak da Yaptı Derler Sandalcı 

"Yılmaz bekçisiydim bir büyük rakı bayrağının"
Hangimiz değiliz? 21. Yüzyılda yılmaz bekçisi olunacak bir bayrak mı kaldı? Gırtlağımıza kadar pisliğe bulanmış bir vaziyetteyken ve üstüne üstlük biz de o pisliğin içinde yaşamımızı devam ettirmek için debelenirken, birileri inanabileceğimiz tüm davaları yozlaştırmış, birileri yılmaz bekçisi olunabilir tüm bayrakları tekeline almıştır. Bize de kala kala bir büyük rakı bayrağının yılmaz bekçileri olmak kalmıştır. 

"Hani var ya bindokuzyüsdoksanikide bir küçük kuş kalbime düştü / Ben de topu kaptığım gibi sağ kanattan fırtına biçtim"
Bu dizeler, Onur Sakarya şiirlerinde futbola ilişkin terimlerin nasıl özgün bir bağlamın içinde kullanıldığına yönelik orijinal bir örnek olarak sunulabilir.

"Ben umudu ekmek diye bildim / Gerisi traş / Ben ekmeği kan diye bildim / Gerisi varoş / Seni alınyazımda bir nokta diye bildim / Gerisi mi? / Nokta işte lan! / Nokta!"
Bu dizelerdeki "umut, ekmek, kan, sen" sözcüklerine dikkat edilmeli. Önce umut geliyor ve umut ekmeğe bağlanıyor. Ekmeksiz yaşanabilir fakat umutsuz yaşanamaz. Ekmek ise kana bağlanıyor. Bu çağda ekmeğin kolay kazanılmadığını simgeliyor kanımca. Şimdi geldik "sen"e, bu sözcük sevgiliyi simgeliyor, ona gelince her şey gereksiz görünüyor, her şey sonuna dayanmış, her şey sonuca ulaşmış oluyor. Onun için de nokta konuluyor oraya. "Sen"den ötesi yoktur, olamaz, bilinen zaman dilimlerinin hiçbirinde de böyle bir öte söz konusu olmayacaktır. Kitabın son dizeleri sözün bittiğinden çok maçın ikinci yarısının daha sert ve daha esaslı olacağına yönelik bir izlenim bırakıyor bizde.

D. KAMYON'DA FUTBOLUN AYAK İZLERİ

Şiirlerin çoğunda futbol ile ilgili kavramlar kullanılmış. Şair futbol terimlerinden hareketle insan hayatına dair derin anlamlar içeren imgeler kurmayı başarmış. Hayatı futbol üzerine kurulu insanların ülkesinde yaşadığımıza göre bu ülkenin şiirlerinde de futbol ile ilgili terimlerin kullanıldığı imgelerin  bulunmasından daha doğal ne olabilir ki? Özelliklerde son yıllarda ergenlere hitap eden saman kağıdından dergilerde tiraj kaygısıyla futbol ve futbolla ilgili terimlerin yaşamsal bazı sorunları somutlaştırmak için sığ bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Oysa Onur Sakarya'nın Kamyon adlı kitabındaki şiirlerde futbol ile ilgili imgeler şiirlere farklı bir anlam derinliği kazandırıyor, bu futbol terimleri şiirde sırıtmıyor. Aksine şiire başka bir boyut katıyor ki bu boyut da şiiri zenginleştiriyor.

E. KAMYON ÇAĞIN YENİ SINIFI "PREKARYA" İÇİN NE SÖYLÜYOR?

Onur Sakarya'nın şiirleri Türkiye'de yeni yeni gelişen yeniçağın sınıfı "prekarya"ya çok şey söylüyor aslında. Onur Sakarya, tapınılan bir put olarak kabul edilen "şirket" olgusunun bir birey olarak insanın yeni duygusal problemlerine çare olamayacağının hayatî örneklerini sunuyor Kamyon'da. Bu Kamyon nereye gidiyor belki belli değildir;  ama bu kamyonun prekaryanın bilincine son süratle çarpmak üzere olduğu inkâr olunamaz.

Şiirlerin tamamı yeni sınıf "prekarya"ya mensup olan, fakat bu mensubiyetinden hiç de memnun olmayan, ilk fırsatta çalışmak zorunda olduğu şirketten istifa edip güneyde bir köye yerleşip orada küçük bir hobi bahçesinde domates-salatalık yetiştirmeyi planlayanların şiirleridir. Mevcut kapitalist çarkların arasına sıkışmış prekarya mensuplarının içinde bulundukları duruma yönelik algılarını arttıracak, mevcut durumlarının sürdürülebilir bir tahammül sınırlarının oldukça üzerinde olduğunu kavramalarını sağlayacak şiirler bunlar. Her ne kadar şirket çalışanı bir şair tarafından yazılmış olmasa da Kamyon'un sistemle adam akıllı arızaları olan bir şair tarafından yazıldığını söylersek bu yargımız ortaokul ders kitaplarında bile "nesnel yargı"ya örnek olarak verilebilir. Herhangi bir sakıncası yoktur.

"Onur Sakarya'nın Kamyon'undaki yük; hanım evladı, muhallebi çocuğu değil. Sistemin koyduğu trafik kurallarına meydan okuyan; silkeleyen, yırtık dondan çıkan türden. Beyaz yakalı, makyajlı hayata verip veriştiren duygu ürpermelerinin dillenmesi. Bu duygu ürpermelerini kendine özgü bir dille örüyor şiirlerinde." (Nihat Ziyalan, Kamyon'dan Korna Sesleri) 

F. KAMYON'DAKİ ANARŞİST ÖZ ÜZERİNE KISA BİR SÖYLEV

Şiir ve şair bağlamında düşünecek olursak "anarşi" kavramının kullanılabilirliği tartışmaya açıktır. Nesnel ve kabul edilebilir bir tanımı dahi yapılamayan bir sanat olarak şiirin otoriteye ve mevcut her çeşit iktidara karşı anarşist bir eylem olduğunu iddia etmekten daha saçma bir şey olabilir mi? Bu bağlamda düşünecek olursak şiirin kendisi zaten ontolojik olarak her türlü otoriteye muhalif, anarşist bir eylemdir. Bu eylemin anarşi içermesi hiçbir makul toplumsal ya da siyasal gerekçe öne sürülerek rasyonalize edilemez.

Bu açıdan Kamyon'daki şiirlere bakarsak bu kitabı "üreten" şairin mevcut toplumsal yapı ve siyasal iktidar ile konuşarak çözülemeyecek oranda ağır sorunlarının olduğunu görürüz. Şiirleri okuduktan sonra bu toplumsal yapı ve siyasal iktidarla sorunu olmayanlar bile bu oluşumlarda sorunlu bir şey olduğuna yönelik bir algı kazanabilirler. Burada asıl sormamız gereken soru şudur: Onur Sakarya şiiri mevcut siyasi iktidara karşı gelişen toplumsal ve siyasal muhalefetin rantını mı yemektedir? Bu soruya olumlu bir yanıt verebilmeniz için şairin kişisel yaşantısında bu duruma yönelik somut deliller sunmamız şarttır ki bu delillere ulaşabilmiş değiliz, ulaşabileceğiniz konusunda da şüphelerimiz var.

Onur Sakarya şiirindeki anarşist öz bir açıdan bakacak olursak -poetik bağlamda çok farklı yerlerde olmalarına rağmen - Ece Ayhan ya da Can Yücel şiirindeki anarşist öze benzemektedir, Onur Sakarya şiiri kendi yapısını kurarak şiir içinde kişilikli bir anarşist duruşu inşa edebilmektedir. Netekim Kamyon'un şiir yüküne bakarak bir yorum yapmamız gerekirse Onur Sakarya şiirindeki anarşist öz sığ bir politik muhalefetten beslenmez. Bu anarşist tavır sağlam ontolojik gerekçelerle beslenir. Ki Kamyon'un şiir yükünü indirdiğinizde bu anarşist duruşun sağlam toplumsal, politik gerekçelerinin olduğunu görebilirsiniz.

G. ONUR SAKARYA ŞİİRİNDE KÜFRÜN KONVANSİYONEL BİR KİTLE İMHA SİLAHI OLARAK KULLANILMASI

Özellikle son yıllarda edebi eserlerde sık sık küfür içeren cümleler ve dizelerin etkin bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Roman kahramanlarının ağız dolusu sövdüğünü, dizelerde ise yeraltı edebiyatına yüz milyonlarca kilometre uzak okurlarımız için oldukça ağır sayılabilecek küfürlerin kullanıldığını gözlemliyoruz. Bazılarının tabiriyle bunlar "küfür edebiyatı"! Bu ürünlere küfür edebiyatı yaftasını yapıştıranların mutlaka kendilerince makul gerekçeleri vardır; fakat bir noktaya kadar edebiyat ürünlerinde küfrün kullanılmasını olumlayanların da oldukça makul gerekçeleri vardır.

Türk şiirinde küfür yeni kullanılan bir şey de değildir. Türk şiir geleneğinde "küfür"ün oldukça sağlam bir yeri ve önemi olduğunu düşünüyorum. Nef'î'den başlayarak Şair Eşref'e, oradan Neyzen Tevfik'e uzanan hatta küfürlü yergi içeren şiirlerin şiir geleneğimizde bir yerinin olmadığını söylemek bilimsel olarak mümkün değil. Cumhuriyet döneminde ise Can Yücel gibi bir üstad yetiştirmiş "küfür edebiyatı" kanımca en ahlaklı, en maneviyatlı eleştirmenlerimiz tarafından bile görmezden gelinemez.  

Toplumsal ahlaktaki aşınmanın artık aşındıracak bir ahlak bile bulamadığı bir dönemde yaşayan insanlar olarak romanda, hikâyede, şiirde karşımıza çıkan o küfürlerin daha ağırlarını günlük hayatın içinde duyuyoruz, işitiyoruz. Edebiyat hayatın bir aynası ise bu kadar ağzı bozuk bir toplumsal ortamın edebiyatının da ağzının bozuk olmasından daha doğal ne olabilir ki diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Sonuç olarak edebiyatta küfür kullanılabilir mi? Bizce evet! Peki bunu herkes kullanabilir mi? El cevap: Kesinlikle hayır! (Sabah akşam ağızlarından ahlak ve maneviyatı düşürmeyen, iki sözün arasına büyük İslamcı şairlerden bir iki söz, makbul bir iki dize iliştirmeden cümle kuramayan neoislamcı şuaranın şiirlerinde küfür kullanmasını kesinlikle tasvip etmiyorum. Anarşist ya da ateist bir şairin şiirinde ontolojik olarak poetikaya katkı sunan küfür onların şiirlerinde rantsal bir politikaya meze oluyor.)

Ahmet Günbaş da Dikkat Kamyon Çarpabilir adlı yazısında şiirde küfrün kullanımına şöyle değiniyor: "Biz biraz steril edebiyat yapıyoruz. Sanatımız, politikamız da öyle... Ürettiğimize, paylaştığımıza toz kondurmuyoruz. Alttan alta bir aşağılama hali var üslubumuzda. Örneğin sokağı yazarken sokağın dilini dışladığımız oluyor. Arabesk deyip, 'argo' deyip geçiyoruz. İçselleştirmeye meydan vermiyoruz. Sanki sokak farklı bir şeymiş gibi sokağı yazanın ağzına acı biberi sürmeye kalkıyoruz. Sonra da şiir bir yana, okur bir yana!.. Dahası gerçeklik bir yana insan bir yana!.. Ikına sıkına yaz dur!.." (Ahmet Günbaş, Dikkat Kamyon Çarpabilir, Çini Kitap, Mayıs-Haziran 2016, Sayı: 36) sözlerine katılmamak mümkün mü? Tabii ki hayır! Ahmet Günbaş'ın da vurguladığı gibi şiirde küfür nesnel gerçekliği yansıtmak amacıyla kullanılabilir. Fakat bu "Piyasa böyle şiir istiyor aga!" anlayışının yapay bir mahsulü olmamalı. 

Kamyon'un hemen hemen her şiirinde küfrün etkin bir biçimde kullanıldığını görürüz. Bu şiirlerde küfür, adeta dizelerin arasına gizlenmiş konvansiyonel bir kitle imha silahı olarak kullanılıyor. Bu küfürler, özellikle son yıllarda gelişen yeraltı edebiyatını etkin bir biçimde takip eden genç okuru tavlamak maksadıyla poetik bağlamda işlevsel olmayan bir biçimde, sadece sığ, soyut ve toplumsal temelden yoksun bir anarşist duruşu simgeleyerek ergen zekâsını kaşımak maksadıyla kullanılmamış. Bu iyi!   Şiirlerin içinde kullanılan her bir küfür, orada olmaması halinde, o şiir için büyük bir eksiklik yaratacak mahiyette. Bu bağlamda düşünecek olursak küfrün şiire girmesi konusunda süren tartışmalara bir ek olması dileğiyle şunu söylemek mümkündür: Şiirin biçimsel boyutunu bozmamak şartıyla belli bir anlamı vermek ya da onu kuvvetlendirmek, duygunun şiddetini ve etki gücünü arttırmak için okurun atıl bilincinde ağır zayiat verdirmeye yönelik bir şiir içi araç olarak küfrün şiirde kullanılmasında bir sakınca görmüyorum. Onur Sakarya şiirinde de küfür şiire içkindir. Kullanılması Onur Sakarya şiirinin darbe gücünü artırmıştır.

Şeref Bilsel de dozunda kullanılan küfrün şiirlere özgün bir değer kattığını vurguluyor. "Birkaç yönden ilginç bir kitap. Bir defa kamyonların, dolayısıyla kamyoncuların belleğini tutan, şiirlerin önemli bir bölümünün adını kamyon arkası yazılarının oluşturduğu bir kitap. Eğer varsa böyle bir adlandırma ‘kamyon argosu’nun da dozunda kullanıldığı şiirler." ( http://kitapeki.com/2015te-hak-ettigi-ilgiyi-gormemis-siir-kitaplari/ )

Kaldı ki bu kitaptaki şiirler günlük hayattaki konuşmalarını İngiliz kraliyet soylusu kibarlığıyla sürdüren elitler için yazılmamıştır, bu kitaptaki şiirler neoliberal kapitalizmden beslenerek semirtilen yoz bir ahlakı savunan godamanlara bir şeyler anlatmak için yazılmamış. "Hayâlı (ahlâklı) şiirler okumaya alışmış olanlar Onur Sakarya şiirine (koyu yazılmış kısım bana ait )ve kankardeşlerine, ahlâkımızı bozacak diye ahkâm kesebilir. Haklılar. Çünkü Onur Sakarya'nın şiiri ahlâk bozucudur. Babaya dil çıkar, sonra odana kaç! Şairin duygularının tepesi atmışsa elbette dil çıkarır babasına. Çıkarmalıdır. Çünkü şair sırf babasına değil, her türlü otoriteye, ahlâk kurallarına dil çıkarır. Bu yüzden Sakarya'nın fırınında pişen şiirler; dişini sıkan, hayıflanan, yumruğu muştalı ruh ürpermeleridir. Elbette böylesi duygularla boğuşan bir şair tutunamayandır." (Nihat Ziyalan, Kamyon'dan Korna Sesleri) 

Kamyon, hayatın içinde debelenen, bir anlamda bu debelenişi sırasında bir hayatta kalma mücadelesi veren "küçük insanlar" için yazılmış. Kamyon, sabah arkadaşına "Günaydın!" dedikten sonra bu iyi dileğin ardına birkaç yakası bağrı açılmadık küfür ekleyerek yaşayan, kimilerine göre kaybeden, kimilerine göre kazandıklarını zannederek yaşayarak aslında kaybettiklerini hiçbir zaman idrak edemeyecek olan modern alıklara ihtihzaî gözlerle bakan kişilerin şiirleri bunlar. Bu şiirlerin içinde birkaç küfür olmasından daha doğal ne olabilirdi ki?

I. ECE AYHAN ŞİİRİNİN AÇTIĞI MECRADA İLERLEYEN YENİ ANARŞİST ŞİİR

Ece Ayhan Türk şiirinde yepyeni bir anarşist yol açmıştır.
Onun açtığı yoldan ilerleyen şairler 80 sonrası şiirimizde kendi poetikalarına uygun yepyeni özgün şiir ırmakları yarattılar. Özellikle 90'lı yıllarda Küçük İskender şiirinin kitleselleşmesi ile birlikte daha görünür bir hal alan bu şiir üslubu günümüz şiirinde ana şiir akımı haline gelmiştir. Altay Öktem, Cihan Oğuz şiirlerini de bu bağlamın içinde kabul etmek yanlış olmayacaktır. Onur Sakarya şiiri de Ece Ayhan'ın açtığı bu yatakta akışa geçmiş bir şiirdir.

Ece Ayhan şiirlerinde toplumun ötekilerinin yaşamı ve o yaşamdan damıtılmış imgeler ağırlıktadır. Ece şiirinde toplumsal ana akımın dışında kalmış birey işlenir. Aynı biçimde son dönemde yazılan anarşist ideolojik temelli şiirimizde de toplumun ücrasında kalan birey işlenir. Onur Sakarya'nın Kamyon adlı şiir kitabındaki şiirler de toplumun ücrasında kalan bireylerin şiirleridir. Bizce bu bireyler toplumun ta kendisidir fakat bir "normal" insanlar çöplüğü olan topluma bu bireylerin toplumun bir parçası olduğu anlatabilmek imkânsızdır.

Onur Sakarya şiiri dil ve anlatım bağlamında Ece Ayhan şiirine pek benzememesine rağmen şiirlerin ideolojik hinterlandına bakarak konuşmak gerekirse iki şiir arasında bir akrabalık bağı olduğunu iddia etmek aşırı bir yorum olmayacaktır. Bu akrabalık dil ve anlatım bağlamında değil şiirin ideolojik konumu bağlamında belirgindir. Zaten günümüz şiir ortamı da Ece Ayhan'ın yaptığına benzer türlü dil cambazlıklarını kaldırabilecek bir şiir ortamı değildir. Ece Ayhan'ın şiir dilinde yaptığı yapısökümü bu gün yapmanın imkânı yoktur. Dil oyunları ile imgesel bir dize kurma günümüz şiirinde olumlu olarak karşılanan bir durum da değildir.

Son dönemde yazılan anarşist şiirin dedesi Ece Ayhan'dır. Kimi şairleri de bu alanın içinde tanımlayacak olursak Can Yücel'in de bu şiirin gayr-ı meşru dedesi olduğu söyleyebiliriz. (Onur Sakarya şiiri daha çok Can Yücel'in gayr-ı meşru dedeliğini yaptığı familyadan geliyor.) 90'lı yıllarda bu şiire yeni bir mecra açması bağlamında da bu anarşist şiirin vaftiz babalığını Küçük İskender'in yaptığını söyleyebiliriz. Altay Öktem ve Cihan Oğuz da bu şiirin gayr-ı meşru amcalarıdır diyebiliriz.

Onur Sakarya şiirinin benzerlerinden farkı nedir? Şöyle bir somutlama yaparak meramımızı ifade etmeye çalışalım. Küçük İskender ve Altay Öktem şehirli, bir anlamda şehrin ana akım mekânlarında nefes alan bir anarşist şiirin yapıcı öznesiyken Onur Sakarya varoşlu, şehrin gettolarında yaşam savaşı veren kimliksiz bireylerin şiirinin yapıcı öznesidir. Onur Sakarya, Tunalı Hilmi, Kıbrıs Şehitleri ya da İstiklâl'in anarşist şiirini değil Çinçin'in, Tepecik'in, Tarlabaşı'nın (Kendisine sorsak Gençosman'ın şiiridir bu diyecektir.) anarşist şiirini yazmaktadır. Şehrin gerçek anlamda öteki çocuklarının şiiridir bu diyebiliriz.

Onur Sakarya'nın kimselere benzemeyen bir özünün olduğu açık ve net. Onun poetik öncülleri olduğu gibi ardılları da olacaktır. Sakarya şiirini farklı kılan ise öncüllerine pek de benzemeyen özgün üslubudur. Bunu Şeref Bilsel de "Onur Sakarya’da baştan beri sağlam ve kimselere benzemeyen bir şair kumaşı vardı; bu son kitabında bu daha bir ortaya çıktı." sözleriyle vurguluyor. ( http://kitapeki.com/2015te-hak-ettigi-ilgiyi-gormemis-siir-kitaplari/ )

Özellikle Gezi kalkışması sonrasında pıtrak gibi çoğalan "saman kâğıdından dergiler"in cennetinde anarşist bir şiirin vücut bulup gelişmesinin temel koşulları oluşmuştur. Bu siyasal süreçten daha önce ortaya çıkan, bir anlamda o siyasal sürecin öznesi olan bireyleri yetiştiren ve bu ortamda gelişen bir şiir günümüzde daha görünür bir hale gelmiştir. Bundan sonraki asıl mesele o "saman kâğıdından sığ dergilerin ergen tedirginliğinden muzdarip okurlarını" yüksek şiir ile buluşturabilmektir. Asıl mesele bu okurun Ali Lidar okurluğundan küçük iskender, Altay Öktem, Cihan Oğuz ya da Onur Sakarya okurluğuna evrilmesini sağlayabilmektir. Adı geçen şairlerimiz bunu sağlayabilecek poetik birikime sahiptir de okur o seviyeye erişebilecek entelektüel kavrayışa sahip midir? Bunu elbette zaman gösterecektir.

KAMYON'A DAİR KISA BİR HİKÂYE 

Şahsi bir deneyimimi sizinle paylaşmak istiyorum burada. Bir anı olarak da okunabilir bu: Torbalı Sanayi Sitesi'ndeki bir atölyede motosikletimin rölanti ayarını yaptırırken elimdeki Kamyon'u gören ve üstüne vazife olmayan işlerde konuşup görüş bildirdiği vaki olmayan Hemedo Usta "Hoca ne kitabıdır bu, kamyonculuğa mı heves ettin?" diye sordu. Ben kısa süreli şoku atlattıktan sonra "Şiir kitabı bu ustam, ama değişik bir şiir kitabı." dedim. O da "E oku o zaman heval. Bakalım ne kadar değişikmiş." dedi. Bir şiiri okudum. Şu an hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama içinde sunturlu bir küfür olan şiirlerden biriydi, onu hatırlıyorum. Serde Türkçe öğretmenliği var ya! İlla ki şiiri raconuna göre okuyacağız. Şiiri vurgu, tonlama, jest ve mimik kurallarına uygun bir biçimde okudum. Ben şiiri bitirdikten sonra Hemedo Usta şöyle bir durdu. Çayından uzun bir yudum aldı. Ciddi bir şey söyleyeceği zamanlar takındığı o asabi tavrıyla "Hoca sikerim senin edebiyatının tahtasını. Okul değil la bura. Şunu doğru düzgün, kıvırtmadan, salınmadan oku amına koyim. Siktin şiirin belasını." dedi. Ben de onun dediği gibi "doğru düzgün" bir biçimde şiiri okudum. Durdu. Uzaklara doğru baktı. Bardakta kalan çayı bir yudumda içti. "Kitabın ortasından konuşmuş." dedi. Elimdeki kitabı alıp bir iki çevirdi. "Hoca ver şunu, bi siktir git, senin motorun işi tamam. Bir daha geldiğinde alırsın kitabı benden." deyip sırada bekleyen motorla uğraşmaya başladı. Kitaba ne oldu diye soracaksınız şimdi. Vallahi bilmiyorum. Ondan sonra benim motor hiç teklemedi. Bir sonraki gidişimde Hemedo Usta'ya sorarım kitabı ne yaptığını. Size şimdilik şunu söyleyeyim. Hemedo Usta'nın sanayide değil kitap okuduğu şöyle bir gazete sayfası çevirdiği dahi görülmemiştir.