30 Ağustos 2019 Cuma

İÇİMDEN BİR KAĞIT GEMİ GİBİ SESSİZCE AĞIP GEÇEN "BAŞKASI"

"Bir insanı sevmekle başlar her şey." diyor 20. yüzyılda Türk edebiyatının en büyük kalem ustalarından biri olan Sait Faik. Bu hayatta bir insanı sevmekle başlıyor çünkü her şey. Bazen romanlar bile...  Başkası da bir insanı sevmekle başlayan tuhaf bir yaşama sahip olan garip bir adamın hikayesiyle başlıyor. Onun hayatı da bir insanı sevmekle başlıyor, bir insanın sevgisinden mahrum kaldığında ise muttasıl kanayan bir yara gibi ne yapılsa merhem tutmuyor. Benim "garip" olmakla itham ettiğim romanın bas kişisi muhtemelen kendisini normal bir insan olarak kabul edip geriye kalan duyarsız kalabalığı garip olarak tanımlıyordur. Olsun, kime ne zararı var?

Başkası'nı okurken bir aşk romanının nasıl olması gerektiğini de öğreniyorsunuz. Aşkın da diğer bütün yaşamsal unsurlar gibi gerçek hayatın bir parçası olduğunu kavrıyorsunuz. Size aşk romanı diye pazarlanması nesnelerde anlatılan, yaşamın nesnel gerçekliğinden soyutlanmış homojenize bir aşkın nesnel gerçekliğe uymadığını görüyorsunuz. Bir dost muhabbetinde kulağıma çalınmıştı: Çılgınlar gibi âşık olduğun o güzel kadının da tuvalete bıraktığı şeyin en az seninki kadar kötü koktuğunu öğrendikten sonra bile o kadına kendini âşık hissedebiliyorsan onu gerçekten seviyorsun demektir! Aşk kuşkusuz var ve kadınla erkeğin bu dünyada cinsiyet denen olguyu fark ettikleri andan itibaren de yaşamımızın ayrılmaz bir parçası. Hatta bu dünyadaki insan yaşamının devamlılığını sağlayan neredeyse tek olgu! Başkası'nda yazar bize hayatın diğer unsurlarından soyutlanmış homojenize edilmiş yapay bir aşk hikayesi anlatmıyor. 

Roman bir olay örgüsü ve karakterler yaratma sanatıdır. Günümüzde yayınlanan 500 sayfalık oylumlu romanlarda bile karakter niteliğine sahip bir kişiye rastlamadığımız romanları okumak zorunda bırakılıyoruz. Zorunda mıyız? Elbette zorundayız; çünkü yıl boyunca yayınlanan romanlarda içinde bir tane bile karakter bulunan nitelikli bir romana denk gelmemiz bir mucize! Yılların esnafları piyasada mal bulunmayan, işlerin kesat olduğu dönemlerde umutsuz bir biçimde ellerini iki yana açarak şöyle derler: "Piyasa böyle!" Biz de edebiyat piyasası için aynı ifadeyi kullanmak zorunda kalıyorsak suç bizde mi, yoksa piyasanın istekleri doğrultusunda romanlar yazan günümüzün roman yazıcılarında mı? Romanı okumadan önce "Acaba bu da mevcut edebiyat piyasasının bir ürünü müdür?" korkusuna kapılıyoruz; ama kitabın ilk yirmi sayfasını okuduktan sonra bu vehmimizin asılsız çıkmasına seviniyoruz. Başkası romanında yazar karakter yaratma konusunda oldukça başarılı. Romanda tip olarak kabul edeceğimiz kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Yazarın bir iki sayfada işlediği bir roman kişisi bile karakterleşiyor. 

"İnsan ne korkunç bir yaratık, her duruma alışabiliyor." Dostoyevski. Kısmen doğru bir yaklaşım. Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim ki Başkası'nın ana karakteri bir insanın gidişiyle oluşan yeni duruma bir türlü alışamıyor. Alışamadığı her gün daha da eriyerek yok oluşa doğru hızla yol alıyor ve bunun da gayet farkında. Bir insanın önlenemez gidişiyle göz göre göre yok oluşa doğru ilerlediğini açıkça fark etmesine rağmen bu durumu değiştirmek için elinden hiçbir şey gelmeyen insanın çaresizliğinin yarattığı ataletin bir yansımasını görüyoruz onun gözlerinde. Hızla kendini yok eden bir mikroorganizmaya dönüşüyor âdeta. Başkasının gidişine uyum sağlayamayan, "alışamayan" insanın hazin öyküsünü okuyoruz sayfalar boyunca. Biri sizi yıllar boyunca içinde bir başkası olarak yaşadığınız bu dünyanın yerlisi olduğunuza inandırdıktan sonra sizi katlanılmaz karanlığınızla yalnız bırakıp çekip giderse ne hissederseniz Başkası romanında da ana karakter onu ta iliklerinde hissediyor.

Romanda her iki karakter de tam manasıyla bir ego abidesi. Hani İkinci Paylaşım Savaşı'da büyük kayıplar veren ülkelerin kayıplarının o büyük acılarını simgeleyen devasa anıtları vardır ya, işte bu romandaki karakterler de tam olarak o anıtlarda gözlemlediğimiz devasa bir acıyı simgeleyen büyüklüğün oranında yüksek egolara sahipler. Sanırım bu romanın kahramanlarının ikisiyle de arkadaş olmak istemezdim. Bir şekilde arkadaş olma hatasını yapsaydım dahi arkadaşlık ilişkimiz kesinlikle yürümezdi. Tennessee Williams'ın o pek meşhur sözünde de vurguladığı gibi "İnsanlar birbirlerini kendi egolarındaki çatlaklardan görürler." Bu romanın karakterleri de birbirlerini egolarındaki çatlaklardan görüyorlar. Egonun çatlaklarından sızan bir iletişim hattıyla bir aşk ne kadar yürütülebiliyorsa o kadarını yürütebiliyorlar. Daha fazlasını değil. 

Ancak yine de bu romanın ana karakterinin bir insan olduğunu söyleyemeyeceğim. Başkası romanındaki yaşamsal pratiğin tamamı bir şehrin özgün damgasını taşıyor üzerinde. Romanın baş kahramanı, ana karakteri İzmir - Karşıyaka oluyor. Bir karakter yaratma sanatı olan romanda yazar özgün kimlikleriyle toplumsal hayatta varoluş mücadelesi veren bireylerin normal insanlar tarafından pek de ciddiye alınmayan sergüzeştini anlatırken, belki de yazarın bile farkında olmadığı bir biçimde romanda bize anlatılan yaşamsal kesitin her yerine şehrin kokusu siniyor. Bu roman bir İstanbul romanı olamazdı, öyle olsaydı biraz yapay olacaktı ve genetiği değiştirilmiş bir organizma gibi doğada sırıtacaktı. Olaylar, bozkırda bir aksak cumhuriyet düşünü andıran Ankara'da yaşanmış olsaydı bizde, yani okurda, aynı etkiyi yaratmayacaktı. Neden mi? Çünkü romanda İzmir - Karşıyaka öyle bir yer ediniyor ki romanın tamamını kapsayan bir iklimde mekânsal politik zeminin tamamını işgal ederek roman kurgusuna müdahale eden bir niteliğe bürünüyor. Olaylar İzmir - Karşıyaka dışında bir yerde yaşanamazdı. Eğer öyle olsaydı gerçekçi bir romandan konuşuyor olmazdık. O zaman Başkası için "derinlemesine çalışılmış gerçeküstü bir entellektüel fantazi" deyip konuyu geçiştirebilirdik.

Romanın dili ve anlatımı oldukça ağır. Güncel Türkçe ile yazılmış olmasına rağmen cümlelerin anarşist dansı içinde ne zaman nereye gönderme yapacağı belli olmayan sözcüklerin gerilla harbine maruz kalıyorsunuz. Sizi birkaç sayfada bir başka bir yazara ve şaire gönderen metin içi üstü kapalı alıntılar, satır aralarına gizlenmiş arketipler nöronlarınıza alışık olmadık bir saldırı düzenliyor adeta. Ortalama bir okur düzeyinin çok üzerinde bir eleştirel okuma hazırbulunuşluğu istiyor okurdan. Öyle çayla kahveyle berjer koltuklarda yayıla gerine okunacak bir kitap değil Başkası. Başkası'nı okurken bilgisayarınızda Wikipedia, telefonunuzda Google uygulamalarının açık olmasında fayda var. Hattâ liseden sonra etkin ve eleştirel okumalara ara veren okur kitlesi için TDK Sözlük'ün de el altında bulundurulması yararlı olabilir. Hatta bazı durumlarda yeterli olmayabilir. O zaman gereğini yaparsınız artık! Öyle yaz aylarında şezlongda yayıla gerine okunacak bir aşk romanı arıyorsanız Başkası'dan uzak durmalısınız. Genel edebiyat kültürünüz ortalama bir editor düzeyinde ise sıkıntı yok, rahat rahat şezlongda yayılarak gerinerek de okunabilir. Övünmek gibi olmasın, zira ben öyle okudum! Benim açımdan entellektüel şehvetin zirvelerinde dolaştığım bir okuma deneyimi oldu Başkası!

Serbest stilde downhill yapan cümlelerin öznesiyle yüklemini tespit etmeye çalışmanızı ise hiç tavsiye etmiyorum. Cümle bilgisi üzerine yazılmış dilbilgisi kitaplarına kadar uzanmanız gerekebilir. Bütün bunlar gözünüzü hiç korkutmasın. Okurunu okuma eyleminin sonunda bir noktadan bir noktaya taşıyamamış bir roman zaman kaybıdır. Bu romanı okuduğunuzda bir yazarın dil malzemesi ile neler yapabileceğini göreceksiniz ve çoksatar düzeyindeki bir sözdiziminin Cin Ali hikâyeleri kadar basit ve sığ kaldığını kavrayacaksınız. Ufkunuz açılacak. Romanı okuduğunuzda dile takla artıran bir cambaz yerine dil tahtasını sabırla yontan bir marangoz, taş malzemeyi sabırla işleyerek kusursuz sütunlar diken bir yapı ustası karşılayacak sizi. Bu ustanın elinde çekiç ve keski yerine dolmakalem olabilir. Şaşırmayınız! Bu sıçrama noktasından hareketle Türkçenin dil ustası büyük romancılarına atlayacaksınız. Başkası'nın yazarı da Türk romanının büyük dil ustalarından biri olmaya aday! Başkası hakkında "Bir dilsel şölen!", "Deneysel bir anlatı retrospektifi!" diyerek küresel sermayenin piyasasına parça hesabı yövmiyeyle çalışan çağcıl kitap tanıtımcılarına öykünmek istemiyorum. Mevzu derin. Anladınız siz onu.

Aşkın ruhunuzda açtığı derin yaraları edebiyatın sağaltıcı gücünü kullanarak tedavi etmek istiyorsanız mutlaka bu romanı okuyun. Durup durup bir daha okuyun. Bitirdikten sonra başa dönüp bir daha okuyun. Aşkın ruhumda açtığı tüm yaraları bu kitapla tedavi ettim ben. Okuduktan sonra yepyeni bir insan olarak dünyaya yeniden geldiğimi hissettim. İyi ki yazar bu kitabı yüreğinden damıtarak yazmış. İyi ki bu kitabı okumuşum. Son zamanlarda yaşamıma kalite katmak için yaptığım en güzel şey bu kitabı okumaktı. Başlıkta ifade ettiğim gibi "içimden sessizce ağıp geçen bir kâğıt gemi" olamadı Başkası! İçimi yarıp geçen bir kâğıt gemi oldu. Sanırım bir süre daha içimin karanlık dehlizlerinde rotasız seyahatine devam edecek. Dokunduğu yaralarımı saf edebiyatın mistik sağaltıcı gücüyle onaracak. Beni daha sağlıklı bir insan kılacak. Zaten edebiyat denen kadim insan icadı nesne bizi daha sağlıklı bir insan olarak yeniden yaratamayacaksa bu kadar kâğıt israfına ne gerek var? Öyle değil mi?

12 Şubat 2019 Salı

SİNAN ORUÇOĞLU - YERİN ÇEKTİĞİ

İNSANIN ÇEKTİKLERİ, "YERİN ÇEKTİĞİ"NE EKLENİR.

İnsan ve insana dair her ne varsa günümüzde yazılan şiirden fersah fersah uzaklaştırılırken içinde insanî duyguları en naif hâliyle içeren dizelere rast gelme olasılığınız çölde vahayla karşılaşma olasılığınızdan daha düşüktür. Birbiriyle uzaktan yakından bir ilgisi olmayan sözcükleri art arda sıralamanın özgün imgeler yakalamak olarak tanımlandığı bir dönem bu. Şiirin insanı terk ettiği, insanın da kendisini terk eden şiirden hızla uzaklaştığı ilginç bir zaman. Şiir insanı terk ederse insan şiiri neden terk etmesin? Şiir, insan için değilse kimin için yazılır? İnsanın bilincinden ruhuna doğru akan bir naif dere olmazsa şiir, ne ola?

Neyse ki hâlâ şiirde insanın ve ona ait duyguların bir yeri olduğuna inanan birkaç şair var ve onlar gizlendikleri dehlizlerinde kimsenin haberi olmadan, kimselere duyurmadan sessiz sakin bir biçimde dizelerini düşürüyorlar beyaz kağıdın üzerine. Çok zaman sonra her nasılsa bir şekilde bu şiirlerin bir kitapta toplandığını duyuyorsunuz. Alıp okuyorsunuz ve önünüzde perde perde açılan naif bir insan kalbiyle karşılaşıyorsunuz. Her şeye karşın insanı anlatan bir şiirin günümüzde de mümkün olduğunu görerek şiirin geleceğine dair umutlanıyorsunuz. Hayata ve dünyaya olan inancınız artıyor. Şiirle daha bir güzelleşiyor dünya! İnsanı ve onun acılarını işlemeyecekse neyi işleyecek şiir? Yıllardır kafamda dolaşan bu deli sorulara yanıtlar bulamaya çalışıyorum.

Hayata dokunmayan yapay imgelerle örülmüş şiirleri okumaktan bıktığı için şiir kitaplarını satın almaktan ve okumaktan vazgeçen günümüzün okurlarına müjdeyi verebiliriz. Siz pek bilmeseniz de duymasanız da bir yerlerde birileri sizin okumaktan zevk alacağınız, sizin derdinizi, sizin hüznünüzü anlatan şiirler yazıyor. Kitabevlerinde ön raflara konulmaz o kitaplar, kitap eklerinde asla tanıtımı yapılmaz o kitapların. Kimsenin adını duymadığı yayınevlerinden çıkan bu şiir kitaplarına erişebilmeniz de çok zor. Özellikle arayıp bulmaya çalışmadığınız sürece bu şiir kitaplarına ulaşmanız imkânsız.

Sinan Oruçoğlu'nun ikinci şiir kitabı Yerin Çektiği, tam da bu özelliklere uyan bir şiir kitabı. Şairin, şiir dışında pek çok şeyden beslenen kaotik ortamdan çok uzak bir yerlerde kendi hâlinde yaşamını sürdürürken naif yaşamından damıttıklarıyla yazdığı şiirlerini ara sıra dergilerde görürdük. Bu güzel şiirlerin ne zaman kitaplaşacağını düşünürdük. Kitap çıkana kadar geçen sürede dergi sayfalarında kalan o şiirleri kendi imkânlarıyla çoğaltıp ezberleyenlerin olduğu şiirler bunlar. İkinci, üçüncü baskıyı görmesine rağmen içindeki tek bir şiirle bile bir kalbe dokunmayı becerememiş onlarca şiir kitabının yayınlandığı şiir ortamında işin erbabının merakla beklediği bir kitaptı Yerin Çektiği. Bizi kendisine çekmekte çok fazla uğraşmak zorunda kalmadı. Biz zaten dört gözle bekliyorduk Sinan Oruçoğlu'nun ikinci şiir kitabının yayınlanmasını. Çirkin Ağacı'ndaki ruhumuzun en derin yerlerine temas eden dizeleriyle bir genç neslin duygusal eğitiminde hayli önemli bir yeri vardı şairin.

Yerin Çektiği kitabındaki şiirler Çirkin Ağacı'nın ardılı olmasına rağmen şairin yeni dönemde yazacağı şiirlerinin de öncülü durumunda. Çirkin Ağacı'nın merhemini sürdüğü yaraların kabuk bağladığı yerlere bir tutam ferahlığı parmağının ucuyla şöyle bir serpiştiriyor ve o eski yaraların hatırasıyla bir ömür geçirmeye razı gönüllere uzun bir ayrılıktan sonra eski bir dostla karşılaşmanın hazzını veriyor bu kitap. Yıllar sonra yeniden karşılaşılan bir tanıdığımızın akıp giden yıllar dolayısıyla ne kadar da değiştiğini görüp şaşırdığımız gibi hissediyoruz Yerin Çektiği'ni okurken. Çirkin Ağacı'ndan düşen yapraklar Yerin Çektiği yerlere düşüyor. Geçen zaman içerisinde açılan taze yaralarımızın üzerine yara bandı oluyor.

Çirkin Ağacı ve Yerin Çektiği kitaplarını özellikle genç şairlere öneriyorum. Kırmadan, dökmeden, bir önceki kuşağı çürümüşlükle suçlamadan, kendi kafasına uymayan şairleri aşağılamadan, uzak bir yerlerde sessizce kendi kozanı örerek de büyük şair olunabileceğini görmek için bu kitapları döne döne okumalı genç şairler. Sinan Oruçoğlu, sessiz sakin bir biçimde yazıyor şiirlerini. Bu mütevazı ve münzevi tavrı sayesinde şiir ortamında yüksek bir saygınlığa sahip. Biraz "Dünyayı başkaları kurtarsın, ben iyi şiir yazarak görevimi yaparım." tavrı var onda. Şairin birincil öncelikli görev ve sorumluluğunun iyi şiir yazarak insana dokunmak olduğunun yüksek bilincine sahip bir ruh hâliyle yazıyor. Bunu yaparken de poetikasından hiç taviz vermeden politikasını işleyen şiirler de yazıyor. Bence Metin Demirtaş'tan sonra en güzel Che Guevara şiirini Çirkin Ağacı kitabında o yazmıştır. Şimdi bu size fazlasıyla öznel bir yargı gibi gelebilir. Sinan Oruçoğlu'nun Che Guevara şiirini okuduktan sonra bu konuyu tekrar konuşalım diyorum.

Herkesin bir şehre küsme öyküsü vardır. Bazen bir şehirde öyle şeyler yaşarsınız ki o şehre topyekûn küsersiniz. Herkesin farklı gerekçeleri, farklı nedenleri olabilir; ancak her küsüşmenin bir ortak yanı vardır. Bütün küsme hikâyelerini tek bir paydada toplayarak herkesin şehre küsme yarasına dokunan bir şiir var Yerin Çektiği'nde: Şehreküstü! Bizim çektiklerimizin Yerin Çektiği'ne aksetmesi... Daha kitap çıkmadan, özgür bir kuş gibi dergi sayfalarından havalandı, şiir yıllıklarında bir süre oyalandı ve gayr-ı resmi yollardan çoğaltılarak elden ele dolaşıp ezberlenen bir şiir oldu. Kitaptaki her şiir insan ruhunun bir noktasına dokunuyor; fakat birkaç şehre birden küsmeyi becerebilmiş biri olarak bana dokunuşu çok farklı oldu. Dokunduğu yerimde kalıcı bir iz bıraktı. Bundan sonra şehirlere küstükçe döner döner bu şiiri okurum.

Bu kitabı okuyun, güzeldir demiyorum. Okuduktan sonra okuma konusundaki hantallığınıza her gün kahredeceksiniz diyorum. "Ben bu şiirleri daha önce niçin okumadım?", "Ben böyle bir şairin varlığından neden daha önce haberdar olmadım?" diyerek hayıflanmak yerine tez vakitte Yerin Çektiği'nden bir nüsha da siz edinin. Yana döne okuyun, bitirip bitirip tekrardan en başa dönüp bir daha okuyun! Böyle okuyunca şifası daha fazla oluyor! Küçük kardeşini (Çirkin Ağacı) sahaflarda dahi bulmak mümkün değil artık. Ama olur ya, bu hayattaki hassas bir tesadüf onu da karşınıza çıkarırsa almamazlık etmeyin, olur mu? Bana insan olduğumu hissettiren bir şiir kitabıydı bu. Sizi de insan gibi hissettireceğine inanıyorum. Dilerim ki okursunuz.

İlkemiz neydi? Bakın onu unutmayalım. "Burası çok önemli." "ŞİİRİ SEV, ŞİİRİ OKU, ŞAİRİNDEN UZAK DUR!" Ama yine de siz Yerin Çektiği kitabının şairinden pek uzak durmayın, bir gün hüznüyle ayaklanıp yürüyen bir dal gibi sokağınızdan sessizce geçip giderse bir dost selamını esirgemeyin ondan.

Sağlıcakla...

16 Eylül 2018 Pazar

SİNAN MEYDAN'IN "YÜZYILIN KİTABI, YÜZYILIN LİDERİ" BAĞLAMINDA POPÜLER TARİHÇİLİĞİN ELEŞTİRİSİNE KATKI

Popüler tarihçiler son dönemde gazete köşelerinin ve televizyon ekranlarının vazgeçilmez kişilikleri hâline geldiler. Hemen hemen kalburüstü her gazete kendi ideolojik kimliğine uygun bir popüler tarihçiyi istihdam ederek bu yazarlara yakın tarihin önemli olaylarını yüzeysel ve sığ bir bakış açısıyla işleyen, çoğu zaman tarihe at gözlükleri ile bakan hamasi içerikli ideolojik yazılar yazdırdılar. Aslında at gözlüğüyle bakmanın bile geniş bir bakış açısı sayılabileceğini kavratan bu tarihimsi yazılar bütününün asıl ereğini, tarihin magazinleştirilmesi ya da teşhir etmeye yönelik bir pornografik tarih anlayışı olarak adlandırabiliriz.

Radikal İslamcı kökten gelen gazetelerin yazarları, tarihe çarpık ideolojik bakışlarının bir yansıması olarak Osmanlı ve İslâm tarihinde ne varsa güzel, doğru, iyidir; Cumhuriyet tarihinde ne varsa çirkin, yanlış ve kötüdür mantığına hapsedilmiş sığ bir bakış açısının ürünü olan yazılarla eğitimden yoksun bırakılmış geniş halk kitlelerinin bilincini yönlendirdiler. Tarihin araçsal olarak kullanımı sayesinde kitleleri radikal İslamcı ideolojinin lokomotifine katar ettiler. Vatansız solcuların hâkim olduğu birtakım gazetelerde yazan sözde ezberbozan tarihçiler de "Resmi tarih ile yüzleşiyoruz." yalanı altında Atatürk'e ve Cumhuriyet'e saldırmanın dayanılmaz hafifliğinin hazzıyla kendilerini tatmin ettiler.

Popüler tarihçilik son yıllarda iyice çığırından çıktı. Eline üç beş tane evrak geçiren kimseler ehil olmadıkları hâlde Türk tarihinin önemli bir dönemi hakkında atıp tutma yetkisini kendinde görmeye başladı. Radikal İslamcı ya da Neoliberal Sol'un üzerinde ittifak ettiği tek nokta olan Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı üzerinden, tarihi bir ideolojik aygıt gibi kullanarak kitlelerin bilincini hedef alan bir algı operasyonu yürütüldü. Kemalist Cumhuriyeti ve onun devrimci önderi Mustafa Kemâl'i  aşağılamak Radikal İslâmcı ve Neoliberal Sol tarihçilerin en makbul antrenman sahası hâline gelmişti. Bölücü ve gericilerin ittifak edebildikleri tek nokta şizofrenik boyutlara ulaşacak kadar gerçeklikten kopmuş bir Atatürk düşmanlığıdır. 

İşte tam da bu noktada Sinan Meydan bu birtakım sözde tarihçilere haddini bildiren, bunların ipliğini pazara çıkaran yayınlarıyla önemli bir ihtiyacı karşıladı. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı birtakım sözde tarihçilerin tevil götürmez zırvalarına karşı akıl ve bilimin ışığında, nesnel olması hasebiyle öne çıkan popüler tarihçi tutum ile karşı koymak acil bir ihtiyaçtı. Meydan'ın kitaplarının üst üste baskılar yapmasını bu ihtiyacı karşılamasına bağlıyorum. Bu kitaplar, "Atatürk'e saldırmanın dayanılmaz hafifliği" çağında tarihsel bir temele dayanarak Atatürk'ü ve devrimlerini savunmaya çalışan kimselerin bilgi cephanesini teşkil etmesi nedeniyle, Atatürk ve devrimlerine gönül vermiş halk kitlelerinin bilişsel ihtiyaçlarını büyük oranda karşılıyor. 

Güncele dokunan tarihi olayları ayrıntılarıyla açıklayıp günümüzde yaşadığımız pek çok siyasi olayın tarihî arka planını gözler önüne sererek güncelin daha net bir biçimde anlaşılmasını sağlıyor. Sıcak tarihi gündemin arka planını iyice bilmeyen kimseler için aydınlatıcı bir işlev görüyor Sinan Meydan yazıları. Örneğin Lozan'ın bir hezimet mi ya da zafer mi olduğunu inatla ve sabırla uzun uzun üzerinde durarak anlatıyor. Ankara Antlaşması'na dayanarak Musul'da hak iddia etmeye çalışanların Ankara Antlaşması'nı nasıl deldiklerini anlatıyor. Adnan Menderes'ten demokrat bir kişilik çıkarmaya çalışanların beyhude çabasını Menderes dönemindeki antidemokratik uygulamaları teker teker sıralayarak ayrıntılarıyla listeliyor. 15 Temmuz Darbe Girişimi'nin ideolojik arka planını eşeliyor, FETÖ'nün fikir babası kabul edilen ve sicilli bir Atatürk düşmanı olan Said-i Nursî'nin kitaplarında derin bir kazı yaparak emperyalizmin güdümündeki "haçlı irtica"nın ipliğini pazara çıkarıyor. Ve daha nicesi var bu kitapta.

Sinan Meydan, günümüzde Yeni Ortaçağ karanlığının gittikçe hâkim olduğu bir cehalet ikliminde "Aydınlanma Tarihçiliği" yapıyor. Resmî tarihin yalanlarını ifşa ettiğini iddia ederek piyasa yapan müptezellere ağzının payını veriyor. Yalanlarla Cumhuriyet Devrimi'ni ve Mustafa Kemâl'i karalamaya çalışan yobaz tarihçilere karşı bir aydınlanma şövalyesi gibi tek başına savaşıyor. Öyle cevval bir şövalye ki bu yobaz tarihçiler kendi kanallarındaki televizyon programlarına bile Sinan Meydan ile çıkmayı reddedecek kadar ondan korkuyorlar. Zira Sinan Meydan'ın karşısına çıkıp da tevil götürmez bir zırvayı hakikâtmiş gibi savunmak öyle kapalı devre yandaş kanal programlarındaki gibi kolay olmuyor. Cümle âleme rezil olma garantisi veriyor Meydan! Youtube'da Sinan Meydan'ın verdiği ayarlarla rezil rüsva olan sözde tarihçilerden geçilmiyor. Merak edenler o mecraya bir bakabilir.

Yazar bu kitabıyla da Atatürk ve Cumhuriyet düşmanların hak ettikleri yanıtı veriyor. Sinan Meydan, yeminli Atatürk düşmanlarına seslenerek "Ben bu topraklarda Atatürk düşmanlığının koyu bir cehaletten veya derin bir ihanetten beslendiğini düşünüyorum. Bu topraklarda Atatürk'ü ve eserini gerçekten tanıyan namuslu birinin, eğer ihanet içinde değilse, Atatürk'e düşman olabilmesi imkânsızdır." diyor. Katılmamak elde mi? Bir insanın bu topraklarda yaşayıp da Atatürk ve Cumhuriyet'e düşman olabilmesi için ya zırcahil ya da müseccel bir vatan haini olması gerekir. 

Sinan Meydan'ın Yüzyılın Kitabı adlı eserindeki yazılar daha önce yazarın Sözcü gazetesindeki köşesinde yayınlanan yazıların genişletilmiş ve konularına göre sıraya koyulmuş hâlidir. Esasında bir gazete yazıları toplamı bu kitap; fakat olağan gazete yazılarındaki gibi daldan dala atlamıyor, son birkaç yılın tarihî gündeminin nabzını tutuyor, bu bağlamda belli bir yordamı var kitabın. Yazıların tamamının geniş halk kitlelerinin okuyup anlaması için akıcı ve anlaşılır bir dille, kısa yazıldıklarını söyleyebiliriz. Bir gazetenin tam sayfasının izin verdiği boyutlarda kısa yazılar yazılmış. Sıkılmadan, aksiyon filmi izler gibi bir çırpıda okuyup bitiriyorsunuz kitabı. Böyle dedim diye Yüzyılın Kitabı'nı beş para etmez popüler tarihî kitaplar kategorisine sokmayın sakın! O sığlıkta bir kitap olsaydı çekinmeden bunu söylerdim. Sadece bir tarihçiden beklenmeyecek düzeyde açık, anlaşılır ve sade bir üslupla yazılmış bu kitap. Bir şaşkınlık ifadesi olarak da okuyabilirsiniz bu cümlelelerimi.

Popüler tarih üzerine pek çok kitap okumama rağmen ilk defa bir popüler tarih kitabında "antiemperyalist" sözcüğüne denk gelmiş olmanın şaşkınlığını yaşıyorum. Zira bu kitapta Kurtuluş Savaşı'mızın dünyanın bütün ezilen milletlerine örnek olmuş antiemperyalist bir savaş olduğu tezi hiç çekinmeden savunuluyor. Bu tez, sözde Atatürkçü özde Natotürkçü birtakım kimselere yüz yıl anlatsak da asla anlayamayacakları bir hakikattir. Bu kitabı da bir okusunlar bakalım, belki anlarlar. Yine anlamazlarsa artık ne yapabiliriz ki? Ve tekrar vurgulamak istiyorum: Atatürk'e bir şeyhe bağlanır gibi bağlanan, ondan mitolojik bir kahraman yaratmaya çalışan kimseler, onun esas mirasının akıl ve bilim olduğunu artık kavramalılar. Atatürk tapınılacak bir put değil, tam tersine akıl ve bilimle anlaşılacak tepeden tırnağa her şeyiyle bir "insan" olan kanlı canlı bir "Türk devrimcisi"dir.

Sinan Meydan'ın kitaplarını niçin okumalıyız? Bu kitapları ne amaçla kitlelere tavsiye etmeli, niçin geniş kitleler tarafından okunmasını sağlamalıyız? Bu sorulara ayrıntılı olarak yanıt vermek zorundayız. Son yıllarda iyice pervasızlaşarak Türk milletinin ulusal değerlerine, Atatürk'e ve Cumhuriyet'e hakaret etmeyi marifet belleyen demagojik yobazların tarihçiliğine karşı Aydınlanma Tarihçiliği yapan Sinan Meydan'ın kitaplarının geniş halk kitleleri tarafından derinlemesine okunup anlaşılması büyük bir önem taşıyor. Bu kimselerin sabuklamalarına aldanmamak için Meydan'ın kitapları eleştirel bir gözle okunmalı ve kılı kırk yararcasına irdelenerek kamuoyu tarafından tartışılmalıdır. Bu kimselerin geniş halk kitlelerini aldatmak amacıyla radikal İslâmcı ideolojik at gözlükleriyle yazdıkları kitapların ipliğini pazara çıkarmak için Sinan Meydan kitaplarını okumalıyız ve okutmalıyız.

Bu Yeni Ortaçağ düzeninde ne kadar çok kişiyi hakikâtin ışığıyla aydınlatabilirsek o kadar kârdayız demektir. Bu bağlamda düşünecek olursak ideolojik at gözlüklerinden arındırılmış bir biçimde Cumhuriyet tarihine yönelik hakikâtleri öğrenmek isteyen tüm okurlara Sinan Meydan'ın bu kitabını şiddetle tavsiye ediyorum. Döne döne okuyun! Pişman olmayacaksınız. 

İyi okumalar...

11 Eylül 2018 Salı

"KİR TEORİSİ" BAĞLAMINDA EMPERYALİST KAPİTALİST SİSTEMİN SANAT VE EDEBİYATINA YÖNELİK GERÇEKÇİ ELEŞTİRİ!

"Bu açgözlülük ve para hırsı ortamında, bir tek insanca duygu ya da görüşün lekelenmeden kalması olanaksızdır." Karl Marx

“Halk yaşantısıyla canlı ilişki, kitlelerin kendi yaşam deneyimlerinin ilerici bir tutumla geliştirilmesi –işte budur edebiyatın büyük görevi.” (George Lukacs, Marksist İmgelem)

"İnsanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar." (Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, Çev: Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, 1974, s24)

Bir tarafta entellektüel derinliği ve ufuk açıcı ürünleriyle her dönemde Türk düşüncesine derin ve anlamlı bir katkıda bulunan, kendisi hakkında konuşurken "Profesyonel anlamda Türkiye'deki ezber bozanlar tarikatının şeyh-i ekberidir." dersek nesnel bir durum tahlili yapmış sayılacağımız Yalçın Küçük... Diğer tarafta bir önceki kitabıyla bestseller romanların tahtını, elindeki keskin nesnel eleştiri baltasıyla bir daha onarılması mümkün olmayacak bir biçimde tahrip etmeyi başaran B. Sadık Albayrak... Daha diğer tarafta ise piyasa edebiyatının çelikten zırhını delen yazıları nedeniyle mafyokratik düzenin sözde liberal özde neofaşist kültür mafyası tarafından "itlaf fetvası" ile tehdit edilmesine rağmen yine de susmayan, susturulamayan, sert ve tavizsiz eleştirmen kimliğiyle Taylan Kara...  Düşünce dünyamızın üç "azılı" silahşörü tarafından ortak bir biçimde namluya sürülen bu kitap, kısaca, neoliberal ekonomik sitemin bir üst yapı ürünü olarak tanımlayabileceğimiz postmodern sanatın ve edebiyatın üzerinde, el yapımı, zırh delen mermiler kadar tahrip edici bir etki yaratıyor. 

Sanat ve edebiyattaki mevcut düzeni anlayabilmek için bu düzenin oluşmasına neden olan, bu düzenin devamını sağlayan alt yapı kurumları olarak ekonomi politik nesnel gerçekliğin de doğru olarak tahlil ve tenkit edilmesi gerekmektedir. Öncelikle ekonomi politik bağlamda günümüzün teorik çerçevesi yerli yerine konmalıdır, bu yapılmadan mevcut asrın sanatı ve edebiyatına yönelik yapılacak tüm eleştirel girişimler ve egemenlerin estetik putlarını kırmaya yönelik tüm huruç haraketleri sonuçsuz kalacaktır. Bir sonraki paragrafta bu durumun derin bir tahlilini yapmadan önce temel bir olguya açıklık getirmeliyiz: "Nerede üretim ilişkileri değişmişse orada kültür ve sanat tarzı da değişmiştir." Bu bağlamda düşünecek olursak kapitalizmin üretim tarzında meydana gelen birtakım niceliksel ve niteliksel değişiklikler neticesinde yeni bir kültür ortaya çıkmıştır. 19. ve 20. yüzyıl kapitalizmi üretime dayanan bir kapitalist sistemdi. Onun kültür sanatı da kapitalist gelişmeye paralel olarak modernizmin yarattığı pek çok sanat akımıyla şekillendi. Günümüzde kapitalizm üretime değil finans kapitale dayanıyor. 19. ve 20. yüzyılın üretimle yükselen, bir üretim üssü olan Avrupa devletleri, günümüzde üretimin değil finans kapitalin merkez üssü hâline geldiler. Üretim Avrupa'dan Asya'ya kıtasına kaydı. Dünyanın üretim merkezindeki bu büyük kayma dolayısıyla Avrupa'da neoliberalizm hâkim oldu. Neoliberal politik düzenin hâkim olmasıyla birlikte bu düzenin getirdiği kültürle beslenen yeni bir sanat ve edebiyat anlayışı ortaya çıktı. Neoliberalizmin yarattığı sanat postmodern sanattı. Üretim ilişkilerindeki değişim, dolayısıyla, kültür ve sanatı da değiştirmişti. 

Emperyalist-kapitalist sistem mafyalaşmıştır. 18. yüzyılda toplumun yürütücü motoru olarak ilerici bir görev üstlenen burjuvazi artık çürümüştür. Burjuvazi yüzyılımızın en gerici sınıfı hâline gelmiştir. İşçi sınıfı baskı altındadır. Sömürü katmerlenerek artarken orta sınıf hızla proleterleşmekte, burjuvazi ise ekonomik olarak her geçen gün daha da güçlenerek tekelleşmektedir. Dünyanın her yerinde hukuk tanımayan bir politika egemen olmaya başlamıştır. Devletler arası ilişkiler, diplomasinin sınırları uluslararası hukukla belirlenmiş kurallarına göre değil, silah kullanmaya dayanan bir güç üstünlüğü esasına göre belirlenmektedir. Pek çok ülkede otoriter ya da totaliter rejimler iktidara gelmiştir veya iktidara gelebilecek politik güce ulaşmaya başlamıştır. Twitter üzerinden savaş tehditleri yollama pervasızlığına kadar varan bu irinleşme siyasetinin doğal olarak sanat ve edebiyata da bir yansıması olacaktır. Kir Teorisi kitabının yazarları yukarıda tanımladığımız süreci "tekeliyet" olarak adlandırıyorlar. Yazarlarımız, tekeliyet düzeninde üretilen sanat ve edebiyatın çürümesinin boyutlarını bu kitabı teşkil eden nesnel eleştiri yazılarıyla aksi iddia edilemez bir biçimde kanıtlamaktadır.

Bu noktada Kir Teorisi kitabı yazarlarının görüşlerinin, edebiyatı politik bir gönderisi olmayan saf ve sade bir sanat türü olarak tanımlayıp, edebiyat içinde politik olanın bir yeri ve önemi olmadığını, olmaması gerektiğini savunan kuramsal birikimi yüksek gerizekâlılar tarafından anlaşılamamasını gayet olağan karşılamak gerekiyor. Çünkü onlar için edebiyat, sadece dil içi birtakım yapısal ve imgesel oyunların üretiminden başka bir şey değildir, olmayacaktır. Onlara göre toplumsal-politik bir gönderisi bulunan bir roman sadece politik propaganda aracıdır ve edebî açıdan önemsizdir. Onlara göre bir  edebiyat ürününün gönderisi estetik başarısında gizlidir, başka bir yerde değil! Edebiyata ve genel olarak sanata yönelik bu estetikçi bakış açısı, edebiyatı ve sanatı politik alanın dışına çıkararak ona görece bir özerklik sağlıyor gibi görünse de aslında edebiyatı politik alanın dışında sadece estetik tarafından çepeçevre kuşatılmış bir düşüncesizlik çölüne sürgün ederek etkisizleştirmekte, edebiyatı birtakım yazarların ve şairlerin kişisel estetik amaçlarına dayanan üretiminde soyutlanmış mastürbatif bir eylem mertebesine düşürmektedir. Çünkü "Halkın kendi kaderini tayin hakkını elinden alan siyasal ve toplumsal düzen, aynı zamanda o halkın yaratıcı gücünü de öldürür."dü. (Hegel) Sanat ve Edebiyatı toplumsal köklerinden kopararak soysuzlaştırmak isteyenlerin daima ideolojilerden arındırılmış bir sanat ve edebiyatı savunması bundandır. Bir halkı topyekûn cahilleştirmek isteyen emperyalizmin hücum ettiği ilk mevzi bu yüzden her zaman sanat ve edebiyat cephesi olmaktadır. Bir halkın edebiyat cephesini topyekûn ele geçirmeyen emperyalizm, asıl amacına hiçbir zaman ulaşamayacaktır.

Romanda insanın yok edilişi, insansız bir romanın yaratılışı

Kir Teorisi kitabının en temel tezlerininden biri de Türk ve dünya romanında insanın yok edildiğidir. Peki bu gerçekçi bir tez midir? İrdeleyelim. Son dönemde yazılan romanların büyük çoğunluğunda üreten emekçi kesimlerin hayat hikâyesi anlatılmıyor. Hattâ çoğunda ana karakterler "insan" bile olmuyor. Neoliberal kapitalist sistemin köleleştirdiği tırnak içinde bir insan anlatılıyor artık romanda. Aslında bu tırnak içinde insanların anlatıldığı yeni romanlar bile mevcut nesnel gerçekliği az çok anlatıyor. Daha kötüsü "entellektüel bunalım yaşayan lümpen proleterlerin yaşamını" beşinci sınıf bir iç monolog ve bilinç akışı tekniğini bayağılaştırarak anlatan yazarlar, okurda sanki bir makine tarafından yazılmış algısı yaratan romanlar üretiyorlar. 21. yüzyılın Türk ve dünya edebiyatında roman, artık piyasaya arz edilen, alınıp satılabilir olduğu ölçüde değer taşıyan ticarî bir "mal"dır. Sanat falan değildir, emperyalist kapitalist sistem tarafından etkin bir biçimde kullanılan bir toplum mühendisliği aracı, emperyalist kapitalist güç odaklarının ideolojisini geniş kitlelerin bilincinde meşrulaştırmak için kullanılan ideolojik bir aygıttır. O yüzden romanın insanı anlatması gerekmez, o sadece piyasa edebiyatında, edebiyat mafyasının kârını maksimize etme emeline hizmet etmelidir, bu arada, aynı zamanda, işlediği konular bağlamında da emperyalist kapitalist sistemi meşrulaştırmalıdır. Artık içinde insan olmayan bir roman yazılıyor. Roman, insanı anlatan bir edebiyat türüydü. İnsanı anlatmayan "anlatı"lar nasıl roman olarak tanımlanabilir? Öyle romanlar yazılıyor ki romanın 300 sayfasını okuyorsunuz ve birisi size "Okuduğun romanın konusu nedir?" diye sorsa verebilecek bir yanıtınız olmuyor. Birkaç onurlu yazar ve eleştirmen hariç bu düzenin edebiyatına itiraz eden kimse de çıkmıyor. 

Edebiyat ve sanat degilerinde CIA parmağı 

Kitaptaki pek çok yazıda Saunders'in Parayı Verdi Düdüğü Çaldı adlı kitabına atıfta bulunuluyor. Kitapta, CIA'nın kültür sanat dergilerini kullanarak ne türlü manipülasyonlar yaptığı uzun uzun ve somut nesnel kanıtlarıyla anlatılıyor. Özellikle kapitalist sistemin en zayıf halkasında bulunan, bu bağlamda düşünecek olursak Leninist teoriye göre devrime en müsait coğrafyalarda, bu ülkelerdeki sol aydınları yozlaştırmak için ne tür oyunların geliştirildiği, CIA destekli kültür sanat dergileri ile yürütülen beyin yıkama faaliyetlerinin tamamı ayrıntılarıyla anlatılıyor. Okudukça hayretler içinde kalıyorsunuz. (Kültür sanat dünyasında ne gibi dolapların döndüğünü bilenler pek hayret etmiyorlar ama yine de okunası bir kitaptır Saunders'in kitabı.) Ve tam da bu noktada zihninizde şu soru belirmeye başlıyor: Avrupa'da bu faaliyetleri yürüterek Avrupa'nın toplumcu gerçekçi temellere dayanan edebiyatını ve Avrupa solunu çürüten CIA, ülkemizde hangi yayınevleri, hangi dergiler aracılığıyla toplumcu gerçekçi Türk edebiyatını ve Türk solunu yozlaştırıyor? Birtakım edebiyat ödüllerini 99 yıllığına kiralayan sözde sol görünümlü yayınevlerinin bu alandaki işlevi nedir? Hangi şair ve yazarlar CIA'dan teşvik primi alarak çalışıyor? Okudukça aklınızda çok haklı sorular belirmeye başlıyor. Edebiyat ve sanatın sadece edebiyat ve sanattan ibaret olmadığını, ideolojiden en uzakmış gibi görüneninin bile arkasında birtakım kirli güçlerin emellerine hizmet eden örtük bir ideolojik ajandanın varlığını anlıyorsunuz. Emperyalist-kapitalist sistemin kurduğu hegemonyanın sadece politik alanla sınırlı olduğunu düşünen saf salaklardansanız size pek bir sey anlatmayacak bu kitap; fakat bu kitabı okudukça mafyalaşan emperyalist-kapitalist sistemin hegemon olduğu bir dünyada hiçbir şeyin saf, sade ve temiz kalamayacağını anlayacaksınız. Ve burada asıl ve yakıcı soruyu değişik bir dille tekrar sormak gerekiyor: Türkiye'de günümüz edebiyat ve sanatını egemenliği altına alan birtakım sol görünümlü fakat CIA destekli yayınevleri ve dergiler hangileridir? Kimler sanat ve edebiyat dünyasında sol bir görüntü altında düşman ordusuna askerlik yapıyor? 

Piyasa edebiyatının "niteliksiz" ödüllerindeki kepazelikler

Taylan Kara'nın ülkemizdeki edebiyat ödülleri ile ilgili yazılarını, televizyon programlarını ve etkinliklerini ilgiyle ve hayretle takip ediyorum. Önceleri bu yazıları okurken ya da televizyon programlarını, etkinlik video kayıtlarını izlerken "Amaaann hepimizin bildiği sırlar işte!" diyerek kayıtsızca takip ediyordum. Birkaç yazı sonra Sherlock Holmes gibi iz süren Taylan Kara'nın somut verilere dayanarak desteklediği argümanlarını okuyup dinleyip doğruluklarını iki kere teyit ettirdikten sonra Kara'nın anlattıklarının hepimizin bildiği sırlardan olmadığını, Kara'nın bize yeni yeni sırlar fısıldadığını anlıyoruz. Ben bile bu kadarının olabileceğini düşünmüyordum. Edebiyat ödüllerinde dönen birtakım dönme dolapların nedeninin, en fazla "körler sağırlar birbirini ağırlar" tarzıyla birbirine ödül verip duran, Attilâ İlhan'ın tabiriyle söylemek gerekirse, küçük "edebiyat çeteleri" tarzında örgütlenmeler olduğunu düşünüyordum. Kazın ayağı öyle değilmiş! Ne çirkeflikler, ne bayağılıklar... Aklınız duracak! Kir Teorisi kitabında bu konu üzerine Taylan Kara tarafından yazılan hemen hemen bütün yazılar derlenmiş. Hepsini toplu olarak okuyunca daha etkili oluyor. Okumanızı tavsiye ederim. Allah kimseyi Taylan Kara'nın diline düşürecek kadar küçültmesin!!! Beddua niyetine de okunabilir.

Kitap eklerinde tekelleşen "eleştirmeyenlik" kurumunun anatomisi

2004 yılında üniversiteye girdiğim günden beri kitap eklerini düzenli bir biçimde takip ediyorum. Bu süre zarfında Cumhuriyet Kitap'ın sadece birkaç sayısını kaçırmışımdır belki de. Diğer gazetelerin verdiği ekleri de ara sıra takip ediyorum. Sol'un gazete olarak çıkarıldığı dönemde her çarşamba günü Sol Kitap ekinin de her sayısını okudum. Maalesef artık çıkarılmıyor! Aydınlık Kitap ekini çıktığı günden beri aralıksız okuyorum. Aralarında bir karşılaştırma yapacak olursam, birkaç saçmalaması dışında, (Bakınız: Selim İleri söyleşisi, yıllarca FETÖ gazetesinde yazmış bir müptezeli Aydınlık Kitap'a kapak yaptılar!!!) Aydınlık Kitap eki açık ara farkla nitelik bakımından diğerlerinden daha iyidir diyebilirim. En azından birkaç haftada bir ciddi eleştirel yazılar okuyabiliyoruz kendisinde. Hattâ son haftalarda durumu iyice toparladılar gibi diyebilirim, ciddi anlamda eleştirel ve oylumlu yazılarla karşılıyor bizi Aydınlık Kitap. Kir Teorisi'nde diğer kitap ekleri hakkında yazılanların tamamına katılıyorum. Gerçekten de artık okunamaz bir hâle geldiler. Meselâ kitap eklerinde tanıtılan herhangi bir kitap hakkındaki yazıyı kopyalayıp yapıştırın, daha sonra kitap ve yazar adını değiştirip başka bir kitap ekine yollayın, bunu sürekli yeni çıkan kitaplar üzerindeki aynı çalışmayla tekrarlayın, bu kopyala yapıştır yazı emin olun ki birkaç kitap ekinde sorunsuzca yayınlanacaktır. Hem de defalarca! Kitap eklerinin tamamında belirgin bir kültürel yozlaşma gözleniyor. Reklam geliri için atmayacakları takla kalmamış. Özellikle İlhan Selçuk döneminde zevkle okuduğum Cumhuriyet Kitap ekinde inkâr edilemez bir kültürel yozlaşma var. Cumhuriyet gazetesinin tarihsel birikimini ve etik çizgisini inkâr eden, inkâr etmeyi bir yana bırakalım bu tarihsel birikime açıkça söven birtakım yazarların-şairlerin kitaplarını bile tanıtıyorlar artık. Üstelik düzenli takip etmeme rağmen son 5 yılda Cumhuriyet Kitap ekinde yayınlanmış tek bir ciddi eleştirel yazı okumadım. Cumhuriyet Kitap ekinde, bütün kariyeri cumhuriyet değerlerine ve Kemalizm'e küfretmek üzerine kurulmuş yazar ve şairlerin kitapları övülüyor artık. Akıl almaz işler bunlar; ama Kir Teorisi kitabını okudukça bu işlerin ne menem işler olduğunu anlayabiliyorsunuz ve "akıl almaz işler" olarak tanımladığınız işlerin hiç de öyle akıl almayacak şeyler olmadığını kavrıyorsunuz.

Kekeleyen 2000'ler şiirinin eleştirisi 

2000'ler şiiri üzerine onlarca oylumlu yazı yazıldı. Yıllardır bu şiirin eleştirisi yapılıyor. Daha da yazılacak. Hâlbuki asıl eleştirilmesi gereken 2000'ler şiirinin birtakım arızî nitelikleri değil, mevcut şiir ortamının kemiksizliği, şairlerin toplumsal olana duyarsızlaşması, kendi egosunun hayranı ruh hastası ya da cinsi sapık tiplerin dergilerde, kitap eklerinde, gazetelerde "büyük şair" olarak afişe edilmesi olmalıdır. Garabetin boyutlarına yönelik kendi yaşantımdan bir örnek sunmak istiyorum: Türkiye'nin sayılı şiir dergilerinden birinde ülkemizin "her yerde yazan meşhur bir şairi" hakkında kısa, etkisiz, eleştirmeyen, hatta yer yer onu öven bir yazı yayınlıyorum. Bu yazıda şiir ile ilgilenen bir lise talebesinin dahi bildiği, Attilâ İlhan'a ait olan bir dizeyi -hatta bir şiir kitabına ad da olmuştur- Cemal Süreya'ya hamlederek aktarıyorum ve sosyal bir deney yapıyorum. Sonuç? Bir Allah'ın kulu da "Bu dize Cemal Süreya dizesi değil behey cahil!" diye itiraz etmiyor. Neden? Çünkü kimse kimseyi okumuyor. Okusa mutlaka görecek oradaki tahrifi. Ama okumuyor. O "her yerde yazan meşhur şair" de kendi hakkında yazılmış bu yazıyı okumuyor. Ya da daha kötüsü yazıda kendisi övüldüğü için bu bariz hataya ses etmiyor, övücüsünü ürkütmüyor. 

Bu noktada şunu söylemek istiyorum ki B. Sadık Albayrak'ın 2000'ler şiiri hakkında yazdığı yazının altına imzamı atıyorum; fakat şunu da söylemeden geçmek istemiyorum: O yazıdaki tezlerin tamamı olağan bir şiir ortamında, olağan ve oldukça başarılı bir şiir eleştirisi olarak tanımlanabilirdi, bu açıdan bakarsak şiirimizi geliştirici bir işlev de üstlenebilirdi; oysa bu irinleşmiş şiir ortamında o yazının pek bir işe yarayacağını zannetmiyorum, zira muhtemelen yazıda isimlerini anarak eleştirdiğiniz şairler dahi o yazıyı okumayacak!!!
Aydın-sızlaşma

50'li yıllardan başlayarak Kemalist devrimini yitiren ve basiretsiz politikacıların elinde oyuncak hâline gelerek bir köle gibi Atlantik sistemine bağlanan Türkiye'de, bu durumu daha da geliştirmek ve devamlılığını sağlamak için, organik aydınları yok etme süreci emperyalizmin temel programlarından biriydi. Akla hayale gelecek her çeşit fiili ya da psikolojik savaş yöntemi kullanılarak koskoca bir ülke kademe kademe aydınsızlaştırıldı. Aydınlanmadan zerre nasibini almamış kerameti kendinden menkul tipler "entellektüel, kanaat önderi" sıfatlarıyla topluma pompalandı. Emperyalizm, bizatihi kendi desteğiyle bu ülkede birtakım vatansız solcuları, natotürkçüleri, kraliçenin islamcılarını ya da neoislamcıları "üretti". Sol görünümlü olmasına rağmen emperyalizmin çıkarına hizmet eden bir vatansız solcular kuşağı yaratıldı. Türk milliyetçiliğinin tarihsel birikimine aykırı bir yol tutturan, "milli bağımsızlık" ilkesini ağzına almayan, yönünü Ötüken'e değil Washington'a dönmüş bir natotürkçüler kuşağı yaratıldı. Aynı şekilde CIA destekli tarikat-cemaat yurtlarında kendi ülkesine karşı cihad edebilecek kadar vatan ve millet bilincinden nasibini almamış neoislamcılar türetildi. Ülkenin gerçek aydın birikimi katledilirken yukarıda saydığımız, emperyalizmin etki ajanı olarak görevlendirilmiş sözde aydınlar birtakım fonlarla desteklendi, piyasaya "entellektüel ya da kanaat önderi" etiketiyle pazarlandı. Jean Paul Sartre'ın dediği gibi "Bu asimile edilmiş toplumlarda sözde düşünür ve sözde aydınlar vardır; gerçek düşünür ve gerçek aydınlar değil."

Mafyalaşan emperyalist kapitalist sistem bir ülkeyi topyekûn teslim almak istiyorsa ilk yapması gereken o ülkenin aydınlarını yok etmektir. 80 darbesinden bu güne kadar bu ülkenin en seçkin aydınları ya öldürüldü ya da hapislerde çürütüldü. Sadece 90'li yılların karanlığında kaybettiğimiz aydınlarımız bile, tek başına, harap olmuş bir ülkeyi ayağa kaldıracak kadar donanımlı entellektüel kadrolardı. 90'lı yıllarda öldürülen aydınlarımızdan bir kadro kurup istediğimiz Orta Afrika ülkesine göndersek 10 yılda o ülkeyi dünyada parmakla gösterilen bir ülke haline getirirlerdi! Hepsini hunharca katlettiler. Sadece öldürdüler mi? Tabii ki hayır! Diri diri yaktılar, daha ne olsun!!! Bir kısmına da hapislerden hapis beğendirdiler. Öyle aydınlarımız var ki beş farklı kuşakla hapis yatma onuruna eriştiler. En son Silivri zindanlarında, ülkede ne kadar emperyalizm karşıtı sol, sosyalist, devrimci, vatansever, ulusalcı, Kemalist, milliyetçi, laik aydın varsa uydurma delillere ve yalancı tanıkların düzmece ifadelerine dayanarak hapsettiler.  Kimilerini ise soysuzlaştırmak için her türlü sermaye aracını en etkin biçimde kullandılar. Parayla satın aldılar. Dönekleştirdiler. Emperyalizme karşı savaşırken sivrilen pek çok genç beyni burs verip kendi ülkelerinde eğiterek mankurtlaştırdılar. Öyle ki ABD'ye gitmeden önce bağımsızlıkçı sosyalist bir çizgide ilerleyerek yükselen bu gençler döndüklerinde neoliberal solun Türkiye acenteliğine alçalmışlardı. Soros çocuklarının tamamı bu familyadandır. Bir kısmını da bakanlıklarda danışmanlık kadrolarında görevlendirip yüksek maaşlarla ya da çok satan sermaye gazetelerinde köşe yazarlıkları ile kandırıp devşirdiler. Sonuç olarak her türlü baskı, zulüm ve teşvik aracı kullanılarak Türkiye aydınsızlaştırıldı.
"Aydın, reddeden, hayal eden, kuran insandır." (S. 183); fakat bu ülkede emperyalizme biat etmeyen, reddeden, özgürce hayal eden, bağımsız bir düşünce sistemi kurabilen aydının tohumları bile yok etmek için ne gerekiyorsa misliyle yaptılar. Türkiye'nin son 38 yıllık tarihi bir "aydın soykırımı" tarihidir!!! "Sadece son 38 yıl mı?" diye soranlar olacaktır muhtemelen. Haklısınız sevgili kardeşlerim! Kesinlikle katılıyorum size!!!

Kitapta yukarıda kısaca özetlemek zorunda kaldığımız aydınsızlaştırma sürecinin çıkış yolu da açık ifade edilmektedir. Yeni aydınlarımıza insanlığın büyük aydınlanma birikimi yol gösterici olarak sunulmaktadır ki bu fikre katılmamak elde değil. Bu kirli düzenden çıkış yolunun kökleri aydınlanma felsefesinde gizlidir.
"Ey Solcu, 
Batı, aynı zamanda Aydınlanma Çağıdır. 
Ey Solcu, aydınlanmacı yazar ve filozofların hepsi materyalisttir.
Aydınlanma Çağı, Batı'da ay tutulmasını yaşamaktadır. 
Ey Solcu, şimdi dünyanın aydınlanmacı görevlerinin hepsi, senin omuzlarındadır. Aydınlanmacı Batı, senin hâlâ hazinen'dir." (Kir Teorisi, s. 58)

Sonuç

Kir Teorisi kitabındaki yazılar soyu tüketilen nesnel eleştiri damarımızın hâlâ atmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu iyi... Fakat bu üç yazarın da emperyalist kapitalist sistemin edebiyatını tanımlamak için farklı kavramlar kullanıyor olması konuya hâkim olmayan okurlar açısından sıkıntı yaratabilir. Örneğin Yalçın Küçük'ün "küfür romanları, kir edebiyatı, tekeliyet" olarak tanımladığı düzene B Sadık Albayrak "sistem edebiyatı", Taylan Kara ise "piyasa edebiyatı" diyor. Yazıların bazılarında bu kavram sıkıntısı belirgin. Sanıyorum ki, daha önce gazete, dergi ve internet sitelerinde yayınlanan bu yazılar Kir Teorisi bağlamında yeniden güncellenmeliydi; fakat bu yapılmadı. Bu kötü... Umuyorum ki ileride bu ve bunun gibi kavramsal karışıklıklar da giderilecektir. Birkaç yazım hatası dışında kitaptaki titiz editör emeğini de görmezden gelmemeliyiz diye düşünüyorum. Kitabın boyutundan tutalım kapağına kadar tamamında bu editör emeğini görebiliyoruz. Bu da iyi...

Kir Teorisi kitabı yazılmasaydı ne olurdu? Her sene, edebi işlevine inanıldığı için değil de yasak savar gibi yahut yayınevleri için rutin bir işkence olarak yayınlanan eleştiri kitapları arasında Kir Teorisi'nin ayırt edici özelliği nedir? Yayınlanmasaydı ne kaybederdik? Bütün bu sorularınıza kitaptan aldığım bir bölüm ile yanıt vereceğim: "Pisler, kir'i, temizlik sanıyorlar. Kocaoğlanlar, aptallığı, zekâ biliyorlar. Fakat, çok şükür, henüz tükenmedik. Hâlâ, bu kir savaşının, insanlık onurumuza bir saldırı olduğunu gören ve bilenlerin sayısı az değildir; tepkilerinden anlıyoruz." (Kir Teorisi, s. 65)

Kitabın son yazısı olan "Sahipsiz Gerçek Çağırıyor"da B Sadık Albayrak, metropollerin duvarlarına sprey boyalarla madde madde yazılası bir yeni gerçekçi edebiyat bildirisi sunuyor bize. Bir kuplecik sunuyorum sadece. Tadı damağınızda kalsın ki Kir Teorisi'ni alıp okuyasınız: "Sömürücü sermaye diktatörlüğüne son vermek ve bu çarkın vesilesi, vidası, megafonu olanları alaşağı etmek, çektirdiği acıların hesabını sormak için gerçek bizi kendine sahip çıkmaya çağırıyor."

* Kir Teorisi, Yalçın Küçük, B. Sadık Albayrak, Taylan Kara, Doğu Kitabevi, 439s, 2018 

15 Mart 2018 Perşembe

BARIŞ ERDOĞAN'IN "TEŞBİH TANELERİNİ" TANE TANE ÇEKERKEN...

Eskiden, Cumhuriyet gazetesinin gerçekten bir gazete olduğu dönemlerde, genellikle gazetenin ikinci sayfasında "Olaylar ve Görüşler" başlığı ile birtakım düşünsel ve eleştirel yazılar yayınlanırdı. Her yazı alanında uzman bir yazar tarafından kaleme alınırdı ve o yazıyı okuduğunuzda, sözgelimi, gündemdeki herhangi bir politik veya kültürel meseleye bakışınız eskisine nazaran daha da derinleşirdi. Bu yazıların birçoğu deneme üslubuyla kaleme alınır, böylece makalenin o sıkıcı ve ağır bilimsel üslubu okuru bunaltmazdı. Şimdi öyle değil maalesef. 

Aynı dönemlerde yine Cumhuriyet gazetesinde edebiyatçılar köşe de yazardı. Gazetede ve kitap ekinde Oktay Akbal, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Eyüboğlu, Salah Birsel, Vedat Günyol, Tahsin Yücel, Emin Özdemir, Adnan Binyazar gibi nitelikli edebiyatçılarımız deneme türünün en muhteşem örneklerini bir gazete köşesine sığdırarak bize ulaştırırlardı. Dehşetengiz bir sefalet içinde geçen öğrencilik hayatımda bile, sırf o denemeleri okumanın tarif olunamaz hazzına erebilmek için simit paramı o zamanın en pahalı gazetelerinden biri olan Cumhuriyet gazetesini satan bayiye yatırmakta bir an bile tereddüt etmezdim. Şimdi yine öyle değil maalesef.

Zaman içinde nitelikli edebiyat da nitelikli edebiyatçılar da gazete köşelerinden silindiler. Aslını söylemek gerekirse bu silinme eylemi doğal süreçlerle de olmadı. Bir ülkeyi topyekûn bir cehalete teslim etmeyi amaç edinmiş neoliberal kültürel piyasanın habis inşacıları tarafından cebren ve hile ile siliniverdiler. Şimdi gazetelerde edebiyat üzerine deneme yazıları yayınlanan yazar-şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Olanlar da çoğu zaman siyaset yazıları ile haftalık köşelerini, güncel siyasetin çıkmaz sokaklarında halkı biraz daha alıklaştırmanın bir aracı haline getirerek heba etmek zorunda kalıyorlar.

Çok karamsar bir tablo mu çizdim size? Sanmıyorum. Buraya kadar anlattıklarım, bence, gerçekçi bir durum tespiti ya da nesnel koşulların yarattığı acımasız gerçekliğin natüralist bir betimlemesi olarak tanımlanabilir. Umutsuzluğa mahal vermeden biraz da aydınlatıcı bir umudu yeşertelim öyleyse. Şimdi size okumaktan zevk aldığım bir kitaptan söz edeceğim. Hatta keşke çıkar çıkmaz edinip okusaydım dediğim bir kitaptan... Öğrencilik yıllarımda, gazetelerde denemelerini okuduğum o usta edebiyatçıların denemelerinin bana verdiği entellektüel lezzeti yeniden dimağımda yaratan bir kitaptan... Bu yüzden, maalesef, pek de tarafsız olmayacağım bu yazıda. Size Barış Erdoğan'ın Teşbih Taneleri adlı denemeler kitabından söz edeceğim, eski bir tanışla yıllar sonra aynı mahalle kahvesinde karşılaşmış bir yaren gibi.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki Teşbih Taneleri'ndeki denemeler bir gazete köşesine sığmayacak kadar uzun, günlük yazıya harcanmayacak oranda bir edebiyatçı emeği, her okumada farklı bir lezzet bırakacak düzeyde oylumludur. Temposu çok yüksek denemeler var kitapta. Bir an olsun kendinizi bir önceki paragraftaki atıfa veya yoruma bırakırsanız geri dönüp denemeyi yeni baştan okumak zorunda kalabilirsiniz. Huysuz bir at gibi aylak okuru hemen sırtından atıyor bu denemeler. Ritmiyle okurun zihnini dinç ve diri tutuyor. 

Hüseyin Kalyan, Teşbih Taneleri hakkında şöyle diyor: "Burada öyle zarif bir üslup, öyle engin bir şefkat ve öyle kuvvetli bir sadâkat var ki edebiyâta karşı; yüksek, ziyâdesiyle yüksek bir dikkatle okumazsanız bu kitabı, uhdesindeki bir çok şedit ve uyandırıcı taşlamayı gözden kaçırabilirsiniz." Kesinlikle katılıyorum bu cümlelere. Teşbih Taneleri'nde dikkatli okuyucuların gözünden asla kaçmayacak zekâ ürünü iğnelemeler var. Her aklı başında şairin okuduktan sonra kendine çeki düzen vereceği şiir içi eleştirel tespitler var. Eleştirilmeyi seven şairleri muazzam bir entellektüel zevk bekliyor. Aynı zamanda bir işaret fişeği olmuş bu kitap. Teşbih Taneleri, "Ey şuara! Bu güne kadar şiiri sevdirmek için ne yaptın?" sorusuna karşılık olarak yazılmış bir kitap gibi geldi bana. Barış Erdoğan, bu kitapla şiir sevgisini arttırmak için elinden geleni yapıyor ve bu soruyu da fiili olarak yanıtlamış bulunuyor.

Barış Erdoğan, Teşbih Taneleri'nde daldan dala da atlıyor. Her atlayışta farklı bir dalın meyvesini füzyon mutfağının orijinal teknikleriyle tabaklayıp önünüze koyuyor. Lezzetini birden önünüze sunmuyor ama edebi lezzetini sunmak için sizden birazcık da olsa gurmelik bekliyor bu kitap. Çağın hızlı okumalıklarıyla bilinci dumura uğratılmış avamî okura kolayca lezzetini tattırmıyor, çok nazlı mübârek! Bir anlık dalgınlıkları da affetmeyen bir yapıda yazılmış denemeler. Lafı uzatmadan, meramını en kısa ve en vurucu cümlelerle aktarmaya çalışmış Barış Erdoğan. Okurken asla sıkılmıyor, bir film sahneleri gibi gözünüzün önünden akıp giden paragrafları her paragrafta yeni bir bilgiyi belleğinize atıp ferahlayarak okuma heyecanınıza yeni parçalar ekliyorsunuz.

Bir yandan kitabı çabucak bitirmek için ara vermeksizin denemeleri okuyorsunuz, bir taraftan da bu güzel kitap ve denemeler çabucak bitmesin istiyorsunuz. Böyle yaman bir okuma çelişkisi içinde kıvranırken nasıl olsa bu güzel denemeleri bir kere daha yeni baştan okuyabileceğinizi düşünerek içinizi rahatlatıyorsunuz. Sahi içiniz rahatlıyor mu bunu düşününce? Benim rahatladı. Umarım ki sizin de rahatlayacaktır. Yaşama olan inancınızı arttıran bu denemeleri okumak sizi mutlaka rahatlatacak. Geleceğe yönelik umut algınızı çoğaltacak. Yoğun iş hayatının sıkıntısının silinip gittiğini göreceksiniz okudukça. 45 dakikalık bunaltıcı bir metro yolculuğunda bu denemelerin dünyasına daldığınız zaman kendinizi bir sahil kasabasının dinginliğinde, "serin serviler altında" çayınızı yudumlarken bulacaksınız. 

Bu kitabı özellikle lise öğrencilerine tavsiye ediyorum. Hani okurken "Yahu bu paragrafların bir sonu yok mu?" dediğiniz o uzun paragraf sorularını daha rahat bir biçimde çözmek istiyorsanız bol bol deneme okumanızı tavsiye ederim. Denemenin de kalitelisini okumak lâzım tabii ki. İnsanı düşünceden düşünceye taşıyan denemeler, ufku genişleten denemeler okumak sizi uzun paragraf sorularına karşı hazırlıklı kılacak ve böylece girdiğiniz kitle sınavlarındaki paragraf sorularında daha başarılı olabileceksiniz. Sıkı bir deneme okuru olmayı başarabilirseniz, sınavlarda karşınıza çıkan o bitmez tükenmez uzunluklardaki paragraf soruları sizin için artık o kadar da uzun olmayacak. Barış Erdoğan'ın Teşbih Taneleri adlı deneme kitabı, bence, sizin için bulunmaz bir başlangıç kitabı olacaktır. 

Barış Erdoğan, kitabında deneme türünün kurucu babaları olan Montaigne ve Bacon'a sık sık atıfta bulunuyor. Aynı biçimde ekresiyetle deneme türünün ülkemizdeki kurucu babalarına da selâm gönderiyor. Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Nermi Uygur ve Salah Birsel'in sık sık adı geçiyor denemelerde. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz ki Barış Erdoğan Teşbih Taneleri'ndeki denemelerde "Deneme türünü tanımak için kimleri okumalıyız?" sorusuna da naif bir yanıt veriyor. Deneme türünü tanımak isteyen yahut bu türe ilgi duyan okurlar için hatırı sayılır bir okuma listesi de sunuyor denemelerin içinde. Denemelerin içinde saklı bulunan bu okuma listesini deneme türünü tanımak isteyen ya da deneme türünü okumaktan zevk alan okurlar için ana hatları çizen bir yol haritası olarak tanımlayabiliriz. 

Deneme, Aydınlanma'nın yarattığı bir düz yazı türüdür. Deneme türünün gelişmesi Aydınlanma felsefesinin toplumsal siyasal ve kültürel hayatta mevziler kazanmasıyla olmuştur. Gerilemesi de Aydınlanma felsefesinin gerilemesiyle doğru orantılıdır. Aydınlanma felsefesinin her geçen gün yeni bir mevzisini kaybettiği günümüzde deneme türüne sarılmak, başka bir açıdan bakacak olursak, Aydınlanmaya ve insancıl bir yaşama sarılmakla eşdeğer olacaktır. Bu bağlamda düşünecek olursak daha fazla aydınlanmak için daha fazla deneme okumalıyız. Deneme türünün sunduğu düşünsel özgürlüğü kullanan yazarların fikirleriyle deryalara dalıp derinliklerden yeni ve özgün fikirler çıkarmalıyız. Aksi takdirde aydınlık bir hayata kast eden bu kör karanlık kazanacak ve dünyamızı yaşanmaz bir hale getirecek. Terra Tenebris'de (Karanlık Gezegen) yaşamak istemiyorsak daha fazla ve kaliteli deneme üretmeli, üretilen bu denemelerin geniş okur kitleleri tarafından okunup anlaşılmasını sağlamalıyız. Şimdilik elimizden ancak bu geliyor.

17 Nisan 2017 Pazartesi

DERSAADETTE SABAH CESETLERİ - MUSTAFA FIRAT "TARİHİ BİR POPÜLER KÜLTÜR NESNESİ OLARAK YENİDEN YARATMAK"

Lukacs, romanı "alçalmış, yüceliğini yitirmiş bir dünyada gerçek değerlerin aranışı" olarak tanımlıyor. Katılıyorum. Lukacs'ı "bir Macar köylüsü" olarak tanımlayan "derin entelektüel (!) romancılarımız" için bu söylem pek bir anlam ifade etmiyor; fakat Lucacs'ı roman sanatının kuramsal sınırları içinde nitelikli bilimsel araştırmalar yapmış bir edebiyat eleştirmeni olarak tanımlayan bizler için bu söylem oldukça anlamlı bir söylemdir. Roman bu alçalmış, yüceliğini yitirmiş dünyada bize gerçek değerleri arayanların hikâyelerini anlatmalı. Tüm değerlerin aşındığı bir yüzyılda roman, insansal değerleri bize yeniden öğretebilmeli diye düşünüyorum. Yüzyılımızın makbul romanları bu ideolojik gerekçeyle yazılmıyor maalesef. Bu ideolojik gerekçeyi biraz olsun ciddiye alarak yazılan romanlar da makbul roman statüsünde listelenmiyor. Bu bilinçli bir seçilim. Neoliberal düzende çürüyen insansal değerler, piyasayı besleyen ve güçlendiren olgulardandır ve piyasanın bütün ekonomik silahları kullanılarak bu olguların eleştirilmesine asla imkân verilmemelidir. Romanda bile olsa piyasanın aleyhindeki hiçbir harekete asla müsamaha gösterilmemeli, egemenlerin onaylamadığı bir fikri tezli olarak işleyen romanlar piyasanın bütün entelektüel aklı harekete geçirilerek önemsizleştirilmedir. 

Tarihi konu alan popüler romanlara her zaman şüphe ile bakmışımdır. Aklı başında, bilinçli okurların tamamı da tarihi konu alan popüler romanlara mesafeli yaklaşır. Bunun temel gerekçesi ise "O tarihi romanda kimin tarihsel gerçekliği, nasıl bir bakış açısıyla anlatılmaktadır?" sorusuna makul bir yanıt verilememesidir. Açık konuşalım, tarihi romanlar özellikle son yıllarda toplumsal bilinçte ideolojik bir kuşatmayı tamamlamak için yazınsal ideolojik propaganda araçları olarak kullanılıyor. Son yıllarda birilerinin politik çıkarlarına hizmet etmek amacıyla, tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak kullanarak egemen sınıfların politikalarını meşrulaştırmayı amaçlayan ve birileri tarafından görevlendirilmiş kalemşor nitelikli romancılar türedi. O kadar çoklar ki birkaç namuslu eleştirmenin kişisel çabalarıyla bunların tarihi roman kavramı üzerinde yarattığı muazzam tahribatı onarabilmesi neredeyse imkânsız hale gelmiştir.  

Tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak yeniden üreten romanların büyük çoğunluğu egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden, egemen sınıfların çarpık ideolojik aklının tarihsel ön kabullerini topluma dayatmak için yazılmış ucuz propaganda araçlarıdır ve inanılmaz derecede sığdırlar. Bu romanların bir kısmı ise ezilen sınıfların perspektifinden tarihe bakarak, tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak yeniden üretirler. Bunlar da ilkindeki romanlar gibi oldukça sığdır; fakat bunlardaki sığlık okuru daha da seviyesizleştirerek cahilleştirmek amacıyla değil, cahil kitleleri daha da aydınlatabilmek için kitlenin düzeyine inmek amacıyla yönelinen geçici bir pratik önlemdir. Mustafa Fırat, Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanında halkı bir kurtuluş mücadelesi veren Türk milletinin çerçevesinden döneme bakarak tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak yaratmaya çalışırken egemenlerin safında değil ezilenlerin safında yer almayı tercih ediyor.  

Tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak romana taşımak oldukça güç bir iş. Bunu kabul ediyorum. Hatta hatta tarihi popüler bir kültür nesnesi olarak romana taşırken yukarıda eleştirdiğimiz sığlık çukuruna düşmeden bunu yapabilmek neredeyse imkânsız bir şey. Genel olarak tarihi romanlara baktığımızda bu sığlık çukuruna düşmeyenlerin tezli tarihi romanlar olduğunu görüyoruz. Kemal Tahir'in romanlarını bunlara örnek olarak gösterebiliriz. Yahut Turgut Özakman'nın yarım asırlık ağır işçiliğinin ürünü olan romanları da bu kategoride sayabiliriz. Sığlık çukuruna düşenlerin örneklerini göstermeye gerek bile duymuyorum, merak edenler herhangi bir kitabevine gidip çok satanlar raflarına bir göz atabilirler. Mustafa Fırat'ın Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanını tezli tarihi romanlara yakın bir statüde listeleyebiliriz; çünkü yazar bu romanında sığlık çukuruna düşmeden, yalın bir anlatımla, hikâyede sarkmalara mahal vermeden derdini anlatmayı başarabilmiştir.

Gerçekle bağlantısını yitiren roman an itibariyle Türkiye'de çökmüştür. Edebiyatta postmodern sabuklamaların devri artık kapanmıştır. Bundan sonraki süreçte nesnel gerçeklikle hiçbir bağı bulunmayan bu postmodern romanlar ancak bir baharat olarak edebiyat ortamımızı renklendirebilir. 80'li yıllarda etkin olarak edebiyat piyasasına girmeye başlayan ve 2000'li yıllarda romanımız üzerinde mutlak hâkimiyetini kuran, bu hâkimiyetini sığ kitap ekleri ve popüler edebiyat dergileri ile sağlamlaştıran postmodernizmin zirveden düşüşü başlamıştır. Okur, nesnel gerçeklikle bağlantısı olmayan bu zırvalara artık tamah etmiyor. Rağbet de göstermiyor. İlk baskısı matbaadan yüz bin olarak çıkan fakat ikinci baskı yüzü göremeyen postmodern romanlar çağına geçiş yaptık. Gerçekle olan bağlantısını tamamen yitirmiş romanlar Gezi sonrası toplumsal ortamımızın estetik bilincine yeterli gelmiyor. Toplumsal bir tezi olmayan, çarpık politik gerçekliğe edebi olarak müdahale edemeyen romanlar artık tarihe karıştı. Tarihi tahrif etmek için yazılan postmodern soslu popüler tarih romanları da artık işlevini yitirmiştir. Toplum, o romanlarda verilen sulandırılmış tarihi artık hazmedemiyor. 

Mustafa Fırat, Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanını bunun bilincinde olarak yazmış. Romanın ayakları gerçeğe basıyor. Yazar dönemin toplumsal gerçekliğini edebi alanda yeniden yaratarak başarılı bir dönem romanı yazıyor. Gerçek hayatta yaşamış, politik mücadeleleriyle döneme damgasını vurmuş kişiler ile hayali roman kahramanlarını başarılı bir biçimde aynı hikâyede buluşturacak biçimde sağlam bir hikâye ile anlatısının yapısını kurmuş. Doğru arsaya sağlam bir temel atmış. Postmodern popüler tarih romanlarının ön kabullerine itibar etmeden, 19. yüzyılın klasik roman kurgusunu da kullanarak başarılı bir iş çıkarmış. Hikâyeyi gereksiz ayrıntılara boğarak sarkıtmadan meramını anlatmış. Mustafa Fırat'ın romanı boğazımızda kekremsi bir tat bırakan kupaj şaraplara benzemiyor, öküzgözü ile boğazkere üzümlerini birbirine karıştırıp ikisinin de tadını taşımayan bir ucube yaratmak yerine her iki üzümü de tek tek sunarak ikisinin de aromasını en güzel biçimde ortaya koymasını tercih ediyor. Sade, yalın; fakat bir o kadar da kişilik sahibi ve çarpıcı bir roman bu! Emsallerine benzemiyor, benzemek de istemiyor. Benzemeye ihtiyaç da duymuyor. 

Son yıllarda yayınlanan polisiye romanların büyük çoğunluğunda "şiddet pornosu" yoğun bir biçimde kullanıldı. Akla hayale gelmedik öldürme biçimleri icat edildi. Şiddetin en ağır hâli natüralistlerin de ötesine geçecek bir açıklık ve acımasızlıkla romanda sergilendi. Şiddet, romanda başrolü kaptı, bir anlamda hikâye ve kurgudan rol çalarak anlatının merkezine oturdu. Aynı olgu cinsellik için de söz konusu. Polisiye romanların satışını arttırmak için akla hayale gelmedik cinsel birleşme sahneleri kullanılarak polisiye romanlar ve cinsellik soysuzlaştırıldı. Şiddet pornosu ile insan bedeni şeyleştirildi, soysuz cinsel içerikler ile doğal bir insanî ilişki biçimi olan cinsellik metalaştırıldı. Mustafa Fırat bu tuzağa da düşmüyor. Nitelikli bir seri katili olan Dersaadette Sabah Cesetleri, şiddet pornosu ile insan bedeninin şeyleşmesine ve insan cinselliğinin metalaştırılmasına hizmet etmiyor.

Tarihi konu alan romanlar söz konusu olduğunda politik eleştiriyi göz ardı ederek o romanı incelemeye çalışmak bize somut ve nesnel veriler sunsa bile yapılan eleştiri bu açıdan eksik kalacaktır. Şimdi de Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanı politik açıdan değerlendirelim: Antiemperyalist savaşın dünyadaki en büyük pratik örneklerinden biri olarak gösterilen Kurtuluş Savaşı'mızın hazırlık safhasını teşkil eden mütareke dönemini tarihsel art alanına yerleştiren bir roman bu günün egemenlerinin edebiyat cangılında geçer akçe değildir. Çok satarlar listesinde asla yer almayacak, kitap eklerinin sattırgan övüştürmenleri tarafından hiçbir zaman el üstünde tutulmayacak, piyasanın edebiyat mafyalarının rantiye kitabevlerindeki kiralık raflarda kör parmağım gözüne misali sergilenmeyecek bir roman bu. Belki de bu yüzden, aynı zamanda okunası bir polisiye romandır Dersaadette Sabah Cesetleri. Şimdi ise asıl soruyu sormamızın vaktidir: Makbul sınıfların ideolojik sığlığını, dolap beygiri misali sürekli aynı temalar etrafında eşinen bir üretim çarkıyla yaratan ve semirten bu sözde edebiyat cangılında, Dersaadette Sabah Cesetleri'nin şansı nedir?

Düşük hacmi ve akıcılığıyla bu cangılın ürünlerine benzemesine rağmen içerik ve yazarın içeriği ele alışındaki organik aydının yerli bakış açısı bakımından piyasanın sığ ürünlerinden ayrılıyor bu kitap. Yazarın tutumu bu noktada bizim için çok önemlidir. Birincisi; yazar, bu kitabını tarihsel olarak milli bir travmanın rantını yemek için mi yazmıştır? El cevap: Hayır! Neden hayır? Çünkü bugünün modası Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın haklı gerekçelere dayandığını vurgulayan bir roman yazarak tarihimizle övünmek değil, "tarihimizle yüzleşmek" adı altında Ulusal Kurtuluş Savaşı ve onu zaferle sonuçlandıran kurmay kadroyu yerden yere vurmaktır. İkincisi; yazar, bu kitabı yazarken kendi meramını mı anlatmayı amaçlamıştır; yoksa emperyalizmin kültür komiserlerini memnun edecek bir biçimde neoliberal kültür mafyasının tarihsel tezlerine yapay edebi kanıtlar üretmek için mi bu romanı yazmıştır? 2017 Türkiye'sinde, neoosmanlı safsatalarının fikir ortamını cebren esir aldığı bir politik iklimde, 1. Emperyalist Savaş'tan mağlup olarak çıkmış, yangın yerinden hiçbir farkı olmayan bir devlet karikatürü olarak Osmanlı'nın mütareke dönemindeki acziyetini açıkça ortaya koyan bir roman yazmak, bu davranışındaki cüretkârlığın farkında dahi olamayarak, üstüne üstlük bir de bu romanı bastırmak asla ama asla cezasız bırakılmayacaktır. Antiemperyalist bir "vatan savaşı" olan Kurtuluş Savaşı'mıza yönelik alerjilerini hiçbir ortamda saklamayan neoliberal vatansız solun eleştirmen sıfatlı kalemşorları bu cüreti, hiç olmazsa "sukût suikastı"na maruz bırakarak, asla cezasız komayacaktır. Bekleyip göreceğiz. 

Hâlbuki tarihsel bağlamda bir ibret laboratuvarı olarak adlandırabileceğimiz Mütareke Dönemi, polisiye romancılarımız için tükenmez bir kaynak sunmaktadır; fakat yukarıda da bahsetmiş olduğumuz politik sebepler yüzünden nitelikli edebiyat adamlarımız bu alanda kalem oynatmaktan çekinmektedirler. Balkan ve Trablusgarp Savaşları ile başlayan, Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın sonuna kadar geçen tarihsel süreç, polisiye romancılarımız için tükenmez bir kaynaktır. Bu dönemde yaşanan gerçek olaylar, polisiye bir kurgu ile ve nitelikli yazarlarımız elinden çıkan romanlar aracılığıyla günümüz okuruna aktarılabilir. Piyasanın köşe başlarına hakim olan bir avuç vatansızın oluşturmaya çalıştığı sakat algıya inat, Türk okuru bu tarz romanlara olan açlığını her fırsatta ortaya koymaktadır. Geçmişte Turgut Özakman'nın romanlarının yakaladığı satış başarısı bunu tartışılmaz bir biçimde kanıtlamıştır. Polisiye romancılarımız, dar bir çerçeveyi teşkil eden İstanbul burjuvazisinin aşk-cinayet-tutku eksenli gerçek hayatı yansılamayan zorlama hikâyelerinden esinlenerek romanlar yazmak yerine tarihsel ve politik gerçekliği hinterlandına alan, yaşanmış olayları profesyonelce kurgulayan tarihsel-politik polisiye romanlar yazmalıdırlar. Okur, bu romanlara açlığını her fırsatta ortaya koyuyor. Günümüzde yaşanan politik olaylardan bile esinlenerek -abartmıyorum- binlerce polisiye roman konusu çıkarılabilir. Türk okuruna soruyorum bu soruyu: Burjuvazinin işçi ve köylü sınıfını aşağılamayı amaçlayan ideolojik gözlüğüyle üretilmiş, katili ya hizmetçi ya da uşak çıkan polisiye romanlar okumaktan sıkılmadınız mı? Ben çok sıkıldım.

Siz de çok sıkıldıysanız seri katili hizmetçi ya da uşak çıkmayan bir polisiye roman olarak Mustafa Fırat'ın Dersaadette Sabah Cesetleri adlı romanını okuyabilirsiniz. "Bir Ali Canib Polisiyesi" alt başlığıyla yayınlanan bu romanın çok yakın bir zamanda devamının da geleceğine inanıyorum. Bakalım, bir sonraki kitapta, Mütareke Dönemi'nin vatansever ve acar komiseri Ali Canib, seri katillerin hakkından nasıl gelecek? Bekleyip birlikte göreceğiz.

*Dersaadette Sabah Cesetleri, Mustafa Fırat, Mühür Kitaplığı, 2016

19 Aralık 2016 Pazartesi

TÜRK EDEBİYATININ İLK PSİKOLOJİK ROMANI: MEHMET RAUF'UN EYLÜL'Ü

HAYATI

12 Ağustos 1875'te İstanbul'da doğdu. Hafız Ahmet Efendi'nin oğludur. İlk öğrenimine Deftar Mahalle Mektebi'nde başlar. Daha sonra Eyüp Rüştiyesi'ne gider. Oradan da Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'ne geçer. Mezun olduktan sonra babasının isteğiyle Heybeliada Mekteb-i Bahriye'ye (Askeri Deniz Lisesi) başlar. 1893 yılında Bahriye Mektebi'ni bitirir. Staj için Girit'e ve Almanya'ya gönderilir. Bu sıralar babası vefat eder. Askeri okulda aldığı çağdaş batılı eğitimin de desteğiyle Fransızca ve İngilizce öğrenir. Edebi okumalar yapmaya başlar. Tiyatroya da ilgi duyar.

Stajını bitirip İstanbul'a döndüğünde bir elçilik gemisinin irtibat subaylığına atanır. İtalyan Elçiliği gemisinin personelinden birisinin karısına âşık olur. Bu aşk uzun süre onu oyalar ve harap eder. Edebiyat camiasına yakınlaşmaya başlar. Tevfik Fikret ve Halid Ziya ile dost olur. Hüseyin Cahit Yalçın ile tanışır. 1896'da Servet-i Fünûn dergisinde toplanırlar, böylece Mehmet Rauf Servet-i Fünûn topluluğuna katılır.

Tevfik Fikret'in halasının kızı olan Ayşe Sermet Hanım ile evlenir. Bu evliliğinden iki çocuğu olur. Meşrutiyet'in ilanından sonra askerlik mesleğinden ayrılmak zorunda kalır. Zambak adlı yarı pornografik romanının kovuşturmaya uğraması ve bu romanı yüzünden mahkûm olması askerlikten ayrılmasına sebep olur. 1910'da Ayşe Sermet Hanım'dan ayrılır. Zambak romanını okuyup etkilenen zengin bir hanım olan Besime Hanım'ın evlilik teklifine hayır diyemez. Onunla evlenir. Bir süre maddi sıkıntı çekmeden Besime Hanım ile yaşar; fakat bu evlilik uzun sürmez ve ayrılırlar. Bu evlilikten de bir çocuğu olur. Daha sonra yine yapıtlarını okuyarak kendisinden etkilenen Muazzez Hanım ile evlenir.

Askerlikten ayrıldıktan sonra yazarak geçinmeye çalışan Mehmet Rauf maddi sıkıntılar çeker. Mahâsin ve Süs adında iki kadın dergisi çıkarır. Bu dergilerde moda ve kadın kıyafetleri ile ilgili yazılar kaleme alır. Tabloid kadın dergileri çıkararak bir süre daha geçimini sağlamaya çalışır; fakat bu pek mümkün olmaz. Yaşamının son yıllarında maddi sıkıntılar ile boğuşur. İsmet İnönü'nün yardımı ile kendisine bir aylık bağlanır. 1927'de hastalanır ve dört yıl yatalak bir hasta durumunda hayatını sürdürür. 23 Aralık 1931'de vefat eder. Maçka Mezarlığına gömülür.

ESERLERİ

ROMAN: Garâm-ı Şebâb (1896), Eylül (1900), Serap (1909), Genç Kız Kalbi (1912), Bir Aşkın Tarihi (1912), Menekşe  (1913), Ferdâ-yı Garâm (1913), Yara (1915), Karanfil ve Yasemin (1921), Böğürtlen (1926), Son Yıldız (1927), Define (1927), Kan Damlası (1928), Halâs (1929)

HİKÂYE: İhtizar (1909), Âşıkâne (1909), Son Emel (1913), Hanımlar Arasında (1914), Kadın İsterse (1919), Üç Hikâye (1919), İlk Temas, İlk Zevk (1919), Pervaneler Gibi (1920), Safo ve Karmen (1920), Aşk Kadını (1924), Gözlerin Aşkı (1924), Eski Aşk Geceleri (1927),

TİYATRO: Pençe (1909), Cidal (1911), İki Kuvvet (1912), Yağmurdan Doluya (1919), Ferdi ve Şürekâsı (1909- Halid Ziya romanından uyarlama)

MENSUR ŞİİR: Siyah İnciler (1909), Sonbahar (Basılmamış)

SANATI

Mehmet Rauf yazmaya çocuk yaşlarda başlamıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarında roman ve tiyatroya ilgi duymuş hatta bir polisiye roman yazmaya da kalkmıştır. Tanzimat Edebiyatı şair ve yazarlarının eserlerini okuyarak kendini geliştirmiş,  bunun yanı sıra askeri okuldayken öğrendiği Fransızca'nın da yardımıyla Fransız edebiyatından yazarların eserlerini de okumuştur. Çocukluk ve ilk gençliğinde hastalık ölçüsünde bir okuma tutkunu olan yazar, küçük edebi denemeler de yaparak yazı hayatına giriş yapmıştır. Halid Ziya'nın onu keşfetmesi ile edebiyat camiasına dahil olmuştur. Halid Ziya'nın desteği ile ilk eserleri dergilerde yayınlanmıştır.

Mehmet Rauf'un yazarlığı üzerinde Halid Ziya'nın etkisi büyüktür. Rauf, ilk yıllarında Halid Ziya etkisinde kalmasına rağmen sonraki yıllarda kendi sesini bulmuş, edebiyatımızda değişik bir üslupla kendi tarzını yaratarak yerini almıştır. Mehmet Rauf'un düz yazıda Halid Ziya'dan şiirde ise Cenap Şahabettin'den etkilendiği söylenir. Okuduğu Fransız yazarlarından da etkilenen Mehmet Rauf'da daha çok Alphonse Daudet, Gustave Flaubert, Emile Zola'nın etkisi görülür.

Yazarın ilk dönem eserlerinde belirgin bir Halid Ziya etkisi görülmesine rağmen en verimli dönemi olarak kabul edilen 1896-1901 arası dönemde kendi sesini bulmuştur. Bu dönem aynı zamanda yazarın ev verimli devresi olarak kabul edilir. Yazar bu dönemde Eylül'ü yazarak büyük bir ün kazanmıştır. Eylül romanındaki derin psikolojik tahliller döneminde çok büyük bir ilgi uyandırır. Mehmet Rauf, Eylül romanıyla "ilk psikolojik roman"ımızı yazmış olması nedeniyle edebiyat tarihimize geçer. Roman konusu bakımından da büyük bir ilgi uyandırır. Platonik sınırları aşamayan yasak bir aşkı işlemesi Eylül romanına olan ilgiyi arttırır. 1901 sonrası dönem ise yazar için pek verimli geçmez. Bu dönemde Mehmet Rauf başarılı eserler ortaya koyamaz. Romanda Eylül'ü, mensur şiirde ise Siyah İnciler'i aşamaz. Edebi sermayesini tüketir.

Mehmet Rauf roman ve hikâyelerinde sosyopatik bir takıntı ölçüsünde kadın erkek ilişkilerine odaklanır. Roman ve hikâyelerinde aşk ve kadın konularını işler. Kadın ruhunun derinliklerine nüfuz eden psikolojik tahliller içeren romanlar yazması, dil ve anlatımındaki başarısızlığına rağmen Mehmet Rauf'un romanlarına olan ilgiyi azaltmaz. Mehmet Rauf, metalaştırılan cinsel içerikle sürümden kazanmaya odaklı hastalıklı bestseller kafasının ürünü olan romanların ilk örneklerinden birini de vermiştir. Zambak adlı yarı pornografik bir roman yazmıştır. Yüksek bir satış oranı yakalayan bu roman yazarına yüklü bir para da kazandırır. Fakat bu roman yüzünden kovuşturmaya uğrar, hüküm giyer. Askerlik mesleğinden ayrılmasına bu romanın vesile olduğu söylenir. (Yüz yıllık bir gelişim sürecinden sonra bile romanımızın günümüzde "pornografi=satış" denkleminin sığ çizgisini aşamamış olması ülkemizdeki entellektüel gelişim adına bir utanç kaynağıdır.)

Mehmet Rauf'un ikinci takıntısı ise müziktir. Yapıtların mutlaka klasik batı müziğinden söz eder. Eylül'de de böyledir. Yazarın üçüncü ve en önemli takıntısı da psikolojidir. Ruh tahlilleri Mehmet Rauf romanının temel yapı malzemesidir. Rauf, roman ve hikâyelerinde kişi kadrosunu dar tutar. Mehmet Rauf'un roman ve hikâyelerinde az sayıda kişi arasında geçen olaylar görülür, hikâye ve romanlarında olay kısmı oldukça zayıf bırakılmış psikolojik tahliller ise ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Böylece yazar romanlarında bol bol psikolojik inceleme yapma imkânı bulur. Sayfalar süren psikolojik betimlemeler Mehmet Rauf romanının adeta alamet-i farikasıdır.

Mehmet Rauf tiyatro ile de ilgilenmiştir. Halid Ziya'nın Ferdi ve Şürekâsı adlı romanını tiyatroya uyarlamıştır. Bu uyarlama çalışması dışında telif ürünler de vermiştir; fakat bu ürünlerinde başarılı olamamıştır. Tiyatro eserleri sahneye konulacak bir yapıda değildir. Daha çok roman gibi okumak için yazılmıştır. Mehmet Rauf'un tiyatro eserleri sahne tekniği bakımından oldukça zayıf ve başarısız eserlerdir.

Mehmet Rauf'un Eylül adlı romanı Gustave Flaubert'in  Madame Bovary'sinin Osmanlı Türkiye'sine özgü orijinal bir kopyasıdır. Bu yargımız yanlış anlaşılmasın, Eylül romanı tamamen orijinal bir romandır; fakat yazarın Flaubert ve Madame Bovary etkisinde kalarak bu romanı kaleme aldığı da bariz bir gerçektir. Eylül romanı Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edilmiştir. Roman bir dergide tefrika edildiği için romanın sonu Madame Bovary gibi cinsel birleşme ve yıkım ile değil bize özgü aşk acısı ve melodramatik bir ölüm ile bitirilmiştir. Romanın böyle bitmesinin sebebi olarak romanın tefrikası sırasında Servet-i Fünûn dergisine sağanak gibi yağan mektupları gösterebiliriz. Eylül romanı dergide tefrika edildiği dönemde neredeyse bir memleket meselesi haline gelmiş Suad ve Necip'in aşklarının nasıl sonuçlanacağı İstanbul'da kitlesel olarak tartışılmıştır. Romanın sonunun bir anda gelişen bir yangın sahnesi ile getirilmiş olmasını yazarın bu toplumsal baskıdan dolayı otosansüre başvurmasına bağlayabiliriz. Aşk-ı Memnû yüzünden Halid Ziya'ya yönelen baskı ve tehditleri göz önünde bulunduracak olursak Mehmet Rauf'un böyle bir melodramatik sonla romanını şıpınişi bitirivermesinin nedenini daha iyi anlayabiliriz.

TANZİMAT ROMANINDAN SERVET-İ FÜNÛN ROMANINA...

Servet-i Fünûn döneminde roman teknik bakımdan önemli bir gelişme gösterir. Hikâye ve roman, anlatım teknikleri bakımından Tanzimat romancılarına göre batılı edebi hikâye ve roman teorisine daha vakıf olan Servet-i Fünûn romancıları tarafından geliştirilmiştir. Servet-i Fünûn romanının tekniği sağlamdır; roman kurgusu neredeyse mükemmele yakın, diyaloglar daha yetkindir. Romana konu olan olaylar silsilesi sarkmalara mahal vermeyecek düzeyde sadeleşmiş bunun yanı sıra da Tanzimat romanının tam tersine yazar metnin içinde kendini gizlemeyi başarabilmiştir. Tanzimat romanında yazar romanı aniden kesip ilgili konu hakkında ansiklopedik bilgiler aktaran gereksiz ve abartılı didaktik tiradlar atarken Servet-i Fünûn romanında buna rastlanmaz. "Batılı anlamda ilk Türk romanı" (Halid Ziya Uşaklıgıl, Aşk-ı Memnû) bu dönemde yazılmıştır. Kısa hikâyenin de ilk örnekleri bu dönemde verilmiştir.

Servet-i Fünûn romanı psikolojik derinliği olan romanların yazıldığı bir dönemdir. İnsan ruhunun derinliklerine doğru inen yazarlar romanlarında kahramanların psikolojisini derinlemesine inceleme imkânına erişmiştir. Romanlarda kahramanların ruh durumlarının tahlilleri derinlemesine yapılır, bu ruhsal durumların yarattığı sosyal yaşamın betimlemesi ise ayrıntılı olarak ortaya serilir. Servet-i Fünûn romanı Tanzimat romanına göre karakter yaratma konusunda daha başarılıdır. Tanzimat romanında tipolojik özellikler gösteren roman ve hikâye kahramanları Servet-i Fünûn romanlarında ete kemiğe bürünür, sofistike kişiliklere sahip karakterler bu dönem romanında sık gözlenir. Bazı hikâye ve romanlarda orta sınıf ve yoksul insanların yaşamı işlenmesine rağmen Servet-i Fünûn hikâye ve romanında ağırlıklı olarak İstanbul ve çevresinde yaşayan, dönemin ekonomik ve toplumsal koşullarını göz önünde bulundurarak söylemek gerekirse, Osmanlı aristokrasisi ve yeni gelişen ticaret burjuvazisine mensup kişilerin yaşamı anlatılır. Psikolojik romanın ilk örneği de bu dönemde ortaya çıkar. (Mehmet Rauf, Eylül)

Tanzimat dönen romanlarında geleneksel Türk yaşantısının kalıpları içinde tanımlanan kadın Servet-i Fünûn romanında bu edilgen konumundan sıyrılarak aile ve toplum yaşantısında etkin olarak yer alan bir toplumsal özne haline gelmeye başlar. Öncülünü yüzeysel olarak İntibah'ta gördüğümüz Tanzimat'ın "femme fatale"i Mehpeyker, Servet-i Fünûn döneminde gelişip derinleşerek Aşk-ı Memnû'nun Bihter'ine dönüşür. Batılılaşmanın toplumsal hayatta yarattığı dönüşümler romana da yansır. Servet-i Fünûn romanında kadın toplumsal gerçekliğin romana bir yansıması olarak daha etkin bir konuma yükselir.

Servet-i Fünûn romanında toplumsal ve siyasi olaylara yer verilmemiştir. Ayrıca Tanzimat romanında gözlenen, yazarların politik mevzilenmelerini yansıtan romantik devrimci tutumlar ve milliyetçi politik refleksler Servet-i Fünûn romanında gözlenmemektedir. Romanda politik bir tutum sahibi olmamanın da bir politik tutum olduğunu düşünecek olursak Servet-i Fünûn romancılarının bu davranışlarının sebeplerini dönemin toplumsal ve siyasi koşullarında aramalıyız. Edebi alan üzerindeki politik baskılar Tanzimat'ın ikinci dönem sanatçılarından başlayarak ortaya çıkar. Bu bağlamda tarihsel süreci inceleyecek olursak şu acı gerçek ile karşı karşıya kalırız: Tanzimat'ı yaratan Jön Türkler kuşağının tamamı adlî ve siyasi soruşturmalar ile tasfiye edilmiş, öldürülmüş (Mithat Paşa), sürgün edilmiş (Namık Kemal) veya yıldırılmıştır. Burada Sergüzeşt'i yazdıktan sonra Sâmipaşazâde Sezâi'nin başına gelenleri hatırlamakta fayda vardır. Sezâi, Sergüzeşt'i yazdıktan sonra hafiyeler tarafından izlemeye alınmış, bu baskıya dayanmayan Sezâi yurt dışına kaçmak zorunda bırakılmıştır.

Servet-i Fünûn romancıları bu ve buna benzer politik baskı örnekleri yüzünden "eşyanın tabiatına" uyarak insanın en temel güdüsü olan hayatta kalma güdüsü gereği daha pasif bir politik tutum geliştirmek zorunda kalmışlardır. Buna rağmen Servet-i Fünûn romancılarını dönemin baskıcı politik ortamına karşı devrimci bir politik tutum geliştiremedikleri için eleştirel bir biçimde yargılamak, onların bu pasif tutumuna karşı ağır ithamlarda bulunmak bilimsel bir yaklaşım olmayacaktır. Göreceli olarak daha özgür bir ortamda yazabilen bugünün yazarlarının "burun" sözcüğünü dahi kullanmaktan korkarak yazı yazmak zorunda bırakılan bir dönemin yazarlarını pasif politik tutumlarından dolayı yargılama lüksü olamaz.

Dönemin politik baskıları yüzünden edebiyata daha fazla eğilme imkânı bulan, entellektüel birikim ve düşünsel enerjilerini politikadan çok edebiyata yönlendiren Servet-i Fünûn sanatçıları edebi anlamda Tanzimat Dönemi yazarlarından daha yetkin ürünler ortaya koyabilmelerine rağmen eserlerindeki toplumsal eleştiri damarı uysallaştırılmıştır. Servet-i Fünûn romanında Tanzimat romanına göre daha bireysel temalar işlenmiştir. Bunda sanatsal endişelere dayanan yazarların bireysel tercihlerinden çok dönemin politik iktidarının edebiyat, sanat, basın üzerindeki ağır baskıcı uygulamaları etkili olmuştur. Bir başka açıdan bakacak olursak Halid Ziya gibi bir romancının yetişmesini sağlayan işte bu baskıcı politik ortamdır. "Batılı anlamda ilk roman"ımızı yazan Halid Ziya'yı yaratan bu toplumsal gerçekliktir. Bir anlamda dönemin yazarları politik olanla aşırı derecede meşgul olarak yaratıcı enerjilerini o alanda harcamak yerine bu yaratıcı enerjiyi edebi alanda harcamışlardır, bunun sonucu olarak da politik alanın içinde aktif bir devrimci siyasi mücadele veren Tanzimat yazarlarına göre daha yetkin edebi yapıtlar üretebilmişlerdir.

Servet-i Fünûn romanının dili ve anlatımı Tanzimat romanına göre daha ağırdır. Servet-i Fünûn romancıları çetrefilli Arapça - Farsça tamlama ve terkipler kullanmışlardır. Hatta hatta yaşanılan dönemde günlük hayatta kullanılmayan sadece lügatlerde yaşayan kelimeleri bile kullanmışlardır. Bu bağlamda düşünecek olursak Servet-i Fünûn romanının dili günlük hayatta kullanılan dilden kopuktur. Ağır ve süslüdür. Servet-i Fünûn edebiyatının "salon edebiyatı" olarak adlandırılmasının bir sebebi de budur. Roman tekniğindeki yetkinliği dil ve anlatım ile de desteklemek için dile ayrı bir önem vermişlerdir. Özellikle Halid Ziya dil kullanımına ayrı bir özen göstermiş, döneminde üslupçu bir yazar olarak öne çıkmıştır. Fakat aynı yargıyı Mehmet Rauf için söylemek güçtür. Mehmet Rauf dile gereken özeni göstermez, belirgin bir üsluba da sahip değildir.

Buna rağmen Servet-i Fünûn romanı Tanzimat romanının  tarihsel olarak ardılıdır. Tanzimat kuşağının ikinci dönemini teşkil eden romancılar -Recâizâde Mahmut Ekrem, Sâmipaşazâde Sezâi- Servet-i Fünûn romancılarını hazırlayan ortamı yaratmışlardır. Tevfik Fikret'i Servet-i Fünûn dergisinin başına getirip edebiyata ilgi duyan gençleri bu dergi etrafında toplayarak bir anlamda Servet-i Fünûn Edebiyatı'nın vaftiz babalığını yapan kişi Recâizâde Mahmut Ekrem'dir. Servet-i Fünûn romanı onların açtığı gedikten edebi olana ait alanın içine sızmış, Servet-i Fünûn dönemi romancıları Tanzimat Dönemi romancılarının hatalarından ders alarak roman teorisi alanında yükselmiş ve dönemin nesnel koşullarının izin verdiği ölçüde roman sanatında görece bir yetkinliğe ulaşmıştır.

Mehmet Rauf, Eylül romanında dönemin adeta romantik ve psikolojik bir röntgenini çekiyor. Osmanlı'nın son döneminde yavaş yavaş filizlenen bir burjuvazinin hayatından orijinal bir kesiti, insan ruhunun en gizli kapılarını açarak, insan ruhunun duygusal ve psikolojik derinliklerine hoyratça dalarak anlatıyor. Bu romanda aşk var, tutku var, kavuşma imkânı hiç olmayan bir aşkın insan ruhu ve bedenine çektirdiği inanılmaz acılar var!!! Her şeyden önce, bu yüzyılın ruhsuz ve insansız aşk romanlarında asla göremeyeceğiniz, insan bedeninin dar şehevî sınırlarına hapsolmamış gerçek bir aşk var. Bu romanda aşık olan, kavuşamayan, acı çeken, küçük hesaplarla hayatını boşa harcayan kanlı canlı insanlar var. Bu romanda "insan" var.